Anasayfa > Avrupa Birliği, European Union > Lizbon Antlaşması, AB’yi cücelikten kurtarabilecek mi?

Lizbon Antlaşması, AB’yi cücelikten kurtarabilecek mi?

Efsaneye göre, Truva’dan ayrılarak Atlas Okyanusu’na gelen Odysseus, Lizbon kentini kurmuş ve kent, Eski Yunanlılar tarafından “Olissipo” olarak adlandırılmıştır. Tarihin bir cilvesi olsa gerek, bu kentte temelleri atılan ve ismi Lizbon ile özdeşleşen Reform Antlaşması da Avrupa Birliği’nin artık efsane halini almış anayasa bocalamalarına son noktayı koydu ve birliğin yeni bir yapılanma sürecine girmesinde ilk “bebek adımı”nın atılmasına aracı oldu.

1 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe girmesinden itibaren Avrupa Birliği’nde tüm gözler, sekiz yıllık bir müzakerenin ürünü olan Lizbon Reform Antlaşması’nın birliğin geleceği üzerine getireceği değişikliklere çevrilmiş durumda. Son olarak İrlanda ve Çek Cumhuriyeti engellerinin de aşılmasıyla birlikte, Avrupa Birliği geleceğinin sui generis (kendine özgü) mimarisi açısından, mükemmel olarak nitelenemese de çok önemli bir sıçrama eşiğine varmış bulunuyor. Ulus-üstü ve uluslararası platformlarda aktörlük yetisi uzun bir dönemden beri sorgulanmakta olan Avrupa Birliği için, bu antlaşmanın yürürlüğe girmesi, her türlü zafiyetine rağmen, gerçekten de büyük anlam taşıyor.

Antlaşma, temel olarak, genişleme süreçleriyle paralel bir şekilde, yeni üye ülkelerin birlik bünyesine alınmasındaki kurumsal sıkıntıların aşılması, 27 üyeli birliğin uluslararası sahnede görünürlüğünün artırılması ve çağın gereklerini karşılayacak proaktif bir profil sergilenmesi için tasarlanmış idi. Bu çerçevede, Lizbon Antlaşması’nı, genişleme sürecini, derinleşme dinamikleriyle el ele yürütme girişimi olarak okumak mümkündür.

Karnedeki ilk kırık

Bununla birlikte, Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden sadece birkaç gün önce, süreci izleyenler açısından ilk hayal kırıklığı yaşandı. Keza, AB’nin uluslararası aktörlük rolünün güçlendirilip kendi yetenekleri ve ondan beklenenler arasındaki uçurumun kapanmasında önemli bir tuğla koyması düşünülen iki görevin, “koltuklarını layığınca dolduramayacakları düşünülen” iki isme Dışişleri Bakanlığı’na Barones Ashton, AB Başkanlığı’na ise Van Rompuy’un verilmesi, Lizbon Antlaşması’nın karnesine ilk kırığın eklenmesiyle sonuçlandı. Dış politika konuları ve kamu diplomasisinde deneyimsizliğiyle tanınan birinin Dışişleri Bakanlığı’na, düşük profilli biri olmasının avantajıyla ve daha ziyade şair kimliğiyle tanınan, “gölge” başkan olarak da tabir edilen birinin “Yeni Avrupa’nın Patronu” olarak AB’nin direksiyonuna geçmesi, ironik olduğu kadar düşündürücü bir sürece işaret ediyor. Fransa’nın eski Başbakanı Michel Rocard’ın deyişiyle, “hiçbir şekilde Avrupalı bir diplomasiden yana olmayan bir ülke olan İngiltere’ye Avrupa’nın diplomasisi görevinin verilmesi, ancak bir karikatürde mümkün olabilir”. Siyasi Avrupa’nın sona erdiğine dair kötümser görüşlere zaman zaman hak vermemek elde değil. Dileriz ki AB Dışişleri Bakanı’na destek olmak üzere kurgulanan yeni bir Avrupa Dış Eylem Birimi, sürecin dış politika ayağının kurumsal yapılanması açısından bu eksikliği giderecek bir mekanizma kurabilsin.

Altışar aylık dönem başkanlıklarının son bulması ve yerine üye ülkelerin oybirliğiyle iki buçuk yıllık bir süre için atadığı Avrupa Konseyi Başkanlığı ve konsey oylamalarında nitelikli çoğunluğun yeni politika alanlarına genişletilmesi ise Türkiye’nin tam üyelik sürecinde dikkatle izlemesi gereken bir diğer yenilik… Keza, altı aylık dönemler yerine daha uzun sürelerde görevinde olacak Konsey Başkanlığı, üyelik müzakerelerindeki istikrarlı gidişat, “kurumsal hafıza” açısından sürdürülebilir bir mekanizma yaratılması ve dönem başkanlıklarının Türkiye ile ikili ilişkilerinin süreçte dönemsel zafiyetlerle sonuçlanmasının önüne geçilmesi açısından kayda değer bir gelişme olarak okunabilir. ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın, “Avrupa ile konuşmak istediğimde kimi aramam gerekiyor?” şeklindeki o meşhur sorusuna yanıt bulunup bulunmayacağını ise zaman gösterecek.

Güçlendirilmiş işbirliği

Öte yandan, konsey oylamalarında nitelikli çoğunluğa bağlı oylamaların (yani, AB kararları için, üye ülkelerin yüzde 55’inin ve toplam nüfusun yüzde 65’ine sahip ülkelerin oyunun alınması) yaygınlık kazanması, üye ülkelerin nüfuslarıyla doğru orantılı bir ağırlık kazanmasının da önünü açan bir gelişmedir. Ayrıca, Antlaşma ile birlikte, Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı yasa tasarıları üzerinde ulusal parlamentoların söz sahibi olmasının artırılması ile, “bottom-up” bir süreç olarak da tarif edebileceğimiz tabandan yükselen demokratik taleplerin üst mercilere iletilmesinde etkinliğin sağlanması, AB’nin elitist bir proje olarak algılanmasının önüne bir nebze de olsa geçilmesi söz konusu olabilecek.

Lizbon Antlaşması’yla birlikte, üye ülkelere birlikten çıkma hakkının tanınması ve “güçlendirilmiş işbirliği” mekanizması eşliğinde Üye Devletlerin belirli konularda işbirliğine giderek politika geliştirilmesinin sağlanmasının önünün açılmasıyla ise, “Federal Avrupa” fikrinin bugün gelindiği aşamayı açıkça göstermesi açısından net bir ipucudur.

Emekli büyükelçimiz Sayın Özdem Sanberk’in de ifade ettiği gibi, “Avrupa Birliği, geçmişte kendi bütünleşme sürecinde ne zaman bir atılım yapmışsa, bu atılımın bizim Avrupa ile ilişkilerimizde de bir ilerleme olarak yansıdığı”nı teslim etmemiz gerekiyor. Roma Antlaşması, Avrupa Tek Senedi, Maastricht Antlaşması, Amsterdam Antlaşması ve daha nice zirveler… Nasıl ki günümüz koşullarında küreselleşme artık kaçınılmaz bir şekilde günlük yaşantımızın hemen her alanına nüfuz etmişse, tam üyelik sürecindeki Türkiye de Avrupa Birliği’nin içsel dinamiklerinden yalıtılamaz derecede iç içe geçmiş, organik bir görünüm sergilemektedir. Çift taraflı besleyici bir süreç olarak okunması gerekir elbette bu eklemlenme sürecinin… Avrupa ile bağlarını güçlendirme ve Avrupa’daki dönüşümleri yakından takip etmek isteyen bir Türkiye, aynı şekilde Avrupa’ya da, kendi içindeki kurumsal ve yasal “açılım” sürecinin gerekliliğini anımsatmakta; gelecek dönem projeksiyonlarına Türkiye’nin olası üyeliğini entegre ederek, buna yanıt verecek yapılanmaları hazırlama girişimlerine yön vermektedir. Yeter ki, -Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da isabetli benzetmesini ödünç alırsak- benzeri reform adımlarıyla, yaşlı kıtada süregelen “kültürel Soğuk Savaş” atmosferinin aşılması ve sorunlara bebek adımlarıyla değil dev ve kararlı adımlarla çözüm önerileri getirilmesinin önündeki engeller aşılabilsin ve AB, siyasi cücelikten nihayetinde kurtulabilsin.

EurActiv

  1. Mart 9, 2010, 17:21

    hehe abd kurtulamaz cücelikten=)

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: