Anasayfa > Avrupa Birliği, Cyprus Kıbrıs > KIBRIS – Annan Planı Üzerine Değerlendirmeler

KIBRIS – Annan Planı Üzerine Değerlendirmeler

ANNAN BELGELERİ (1.,2.,3.) ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER

BM genel sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan belgeler birer çözüm belgesi olmaktan uzaktır. Eğer amaç gerçekten çözüm olmuş olsaydı, tarafların 1974’ten bu yana cereyan eden görüşmeler sırasında üzerinde mutabık kaldıkları hususları çıkış noktası olarak alırdı. Belge, bunları içermemektedir. Türk tarafı için 1960 sisteminden daha geri bir durum söz konusudur.  Hatta, daha başlangıçta fark edilen bu durum, belgenin uygulamaya girmesi ile birlikte, giderek daha da olumsuz bir mecraya kayacaktır.

Kamuoyu, Kıbrıs konusunu sadece Rum-yunan ikilisi ile Türk tarafı arasında cereyan eden bir konu ve Annan belgesini de sorunu çözmek için hazırlanmış bir belge olarak görmemelidir. Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, bölgesel ve küresel dengeler açısından oldukça önemlidir ve bu nedenle, Kıbrıs konusunda, kamuoyunda sürpriz olarak algılanacak gelişmeler beklenmelidir.

Prof. Dr. OSMAN METİN ÖZTÜRK

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1978 yılında mezun olmuştur.1988 yılında Doktor,1995 yılında Doçent, 2001 yılı mart ayında ise Profesör unvan ve derecelerini almıştır. Halen, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde Uluslar arası İlişkiler Bölümü’nde görev yapmaktadır. Yazarın çok sayıda kitapları makale, tebliğ, inceleme olarak yurt içinde ve dışında sunulmuş ve yayınlanmış 200’ün üzerinde çalışması bulunmaktadır.                                                        ODAK Yayınevi,2004

SUNUŞ

Türkiye’nin oldukça sıkıntılı bir dönemden geçtiği şüphesizdir.1990 sonrasında ortaya çıkan değişim süreci, gerçek yüzünü göstermeye başlamıştır. Uluslar arası politika, küresel ve bölgesel ölçekte yeni bir yapılanma içine girmiştir. Bir denge arayışı söz konusudur.

Kıbrıs konusu, bu arayışta, kilit öneme sahip konulardan biridir. Çünkü, Kıbrıs üzerinden elde edilecek çok yönlü kontrol imkanı, bu imkanı elde edecek güçlü aktöre, yeni dengeyi kendisi lehine oluşturmada avantaj sağlayacaktır. Bu itibarla, Kıbrıs konusundaki gelişmelere bakarken, perde gerisi ile eş zamanlı gelişmeleri dikkate almak; uluslar arası politikanın geleceğine ilişkin öngörüleri de, üçüncü bir parametre  olarak bu değerlendirmede ihmal etmemek gerekir.

Ancak, sadece küresel ve bölgesel dengeler açısından taşıdığı değeri çıkış noktası alan bir yaklaşım, eksik kalacaktır. Çünkü Kıbrıs konusu, bölge dışı aktörlere, konuya taraf olan ülkeler ile oynamak imkanı vermektedir. Örneğin, taraf ülkeler, farklı alanlarda tavizler vermeye zorlanabilmekte; güçlü ülkelerin bölgesel hedeflerinin karşılanmasında bir araç olarak kullanılabilmekte; potansiyel sahibi bölge ülkeleri bu hedeflerin önünde bir engel olmaktan çıkarılabilmektedir.

GİRİŞ

İki kutuplu dönemde hassas dengeleri bozabileceği korkusuyla Kıbrıs ön plana çıkarılmamıştır. Ancak 90’lı yıllara doğru Sovyetlerin ve ardından Varşova paktının dağılması ve sonuçta iki kutuplu dengenin sona ermesi ile uluslar arası politika yeni bir yapılanma ve denge arayışı içine girmiştir. Artık Kıbrıs uluslar arası politikanın ilgi odağıydı. Avrupa ülkelerinin genelde enerji bakımından dışa bağımlı olmaları bu ilginin en temel nedeni olarak gösterilebilir. Böylece Kıbrıs ve Doğu Akdeniz ‘e yönelik bölge dışı aktörlerin sayısı artmış uluslar arası rekabet artık pratiğe dökülmüştür.

Aslında Türkiye ve Kıbrıs Türkleri için uluslar arası hukuk açısından devlet olmanın tüm özelliklerini taşıyan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti çözüm sayılmaktadır. Ancak bu çözüm olarak kabul edilmek istenmemektedir. Aksi takdirde bölgedeki yabancı devletlerin varlığı izah edilemeyecektir. Bu nedenle Annan belgeleri sorunu çözme konusunda yeterli olamamıştır. Dahası, Annan belgeleri daha önce üzerinde tarafların mutabakata vardığı hususları yok saydığından çözüm yanlısı olduğunu söylemek zordur.

Kıbrıs’ın stratejik önemine gelince Hazar’ın gerisinde, hammadde kaynakları yönünden  de zengin, oldukça büyük bir Pazar alanının ortaya çıkmış olduğu dikkate alınırsa,Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası,bu coğrafyaya yönelik ithalat ve ihracatta geçiş ve ulaşım güzergahı durumundaki coğrafyanın önemli bir parçası olmaktadır.Doğu Akdeniz ve Kıbrıs adası,Cebelitarık,Süveyş ve Karadeniz üzerinden işleyen deniz ticaretini kontrol edebilen önemli bir bölgedir.yine Kıbrıs Ortadoğu ve hazar bölgesi enerji merkezleri ile bu merkezlere ilişkin boru hatlarını kontrol eder.

Doğu Akdeniz ve Kıbrıs adası, bölgesel be küresel barışı ve istikrar açısından önemli bir coğrafyadır. Ada’nın,Ortadoğu da çıkmış kriz,gerginlik ve çatışmalarda önemli roller oynadığı bilinmektedir.Örneğin,Amerikalılar,1980li yılların başında yaşanan kanlı Lübnan olayları sırasında,bu ülkedeki insanlarını Ada üzerinden tahliye etmişlerdir.Daha yakın zamanda,Körfez krizinde,İngilizler ve Amerikalılar,Irak’a yaptıkları hava saldırılarında Ada’yı kullanmışlardır.İleride önemini artıracak olan İskenderun limanı adanın etkisine tamamen açık olması;Ada’nın Türkiye’nin güvenliğini tehdit edebilecek ve aynı zamanda ülkenin güvenlik ihtiyacını da karşılayabilecek pozisyonda olması;Yunanistan’ın da Ege’yi çevirme politikası karşısında Akdeniz güvenliği için adanın önemi,ayrıca adanın Türkiye’ye,Doğu Akdeniz i kontrol konusunda avantajlar sunduğu reddedilemez.

BİRİNCİ ANNAN BELGESİ

Belge incelendiğinde gerçekte belgenin taraflara manevra şansı bırakmama üzerine bina edildiği görülür. Zira belge, Türkiye’nin AB’den müzakere tarihi alma; GKRY’nin de AB üyeliğine alınma beklentisi içinde olduğu bir dönemde taraflara sunulmuştur. Dahası, Türk tarafı, kendi topraklarına egemen olduğu kabul edilmeden harita konusunu görüşmeyeceğini çok açık bir şekilde ifade etmesine rağmen ve bu durumun tüm taraflarca bilinmesine rağmen Türk tarafını önüne belge ile beraber haritaların konulmasıdır.

Belgede genel olarak, Kıbrıs’ın tek bir uluslar arası kimliğe ve egemenliğe sahip olması, bu kimliğin ortak devlet tarafından temsil edilmesi, egemenliğin ortak devlet için söz konusu olması, Kıbrıslı Türk ve Rumların ayrı ayrı kendi parça devletlerine sahip olması ve bu devletlerin birbirlerine karşı eşit olması tarafların öz kimlik ve bütünlüklerinin kabul edileceği öngörülüyor. Belge, üç devlet(bir ortak, iki parça devlet) formülü üzerine kurulu olup, parça devletlere iç egemenlik hakları veriliyor. Parça devletlerin ayrı başbakanları ve meclisleri bulunmakta; ortak devletin cumhurbaşkanı Rum ve yardımcısı ise veto yetkisine sahip bir Türk olacaktır.

Birinci belgenin içerdiği devlet modeli, klasik devlet modellerinden hiçbirine tam olarak uymuyor. Belgedeki model ne bir federasyon ne de konfederasyondur. Her ne kadar Belçika modeli örnek gösterilse de kendine özgü koşulları olup klasik anlamda bir federal devlet değildir.

Belge Türk tarafının isteklerini görmezden gelmektedir. Geçmişte yaşananların izlerinin tamamen silinebileceği tezi üzerine kurulu olup 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni çağrıştırmakta ve Kıbrıslı Türkleri bu modele monte etmeyi öngören bir izlenim vermekte; Kıbrıs Türklerini Ada’da “azınlık” durumuna düşürecek tuzakları içermektedir.

Belgenin belki de Türkiye açısından en önemli yanı, Ada’nın silahsızlandırılması hükmüdür. Bu konudaki hükümler, Ada üzerindeki Türk-Yunan dengesini Türkiye aleyhine bozabilecek niteliktedir. Ada’nın Türkiye kıyılarına yakınlığı nedeniyle bu Türkiye’nin ekonomik ve politik çıkarlarına zarar verecek niteliktedir.

Diğer taraftan Ada çok uzun süre Türklerin egemenliği altında kalmış olup Türkler Ada’nın asıl sahibi sayılabilir. Önerilen haritalarda terk edilmesi istenen toprakların, Kıbrıslı Türklerin uğruna hayatlarını koydukları topraklar olduğu unutulmakta, Türklerden, savaşarak kazandıkları bu toprakların bir kısmını terk etmeleri istenmektedir. Bu ise Kıbrıs’ın haiz olduğu duygusal ve bir o kadar gerçekçi önemdir.

Belgede, taraflar arasındaki en ciddi anlaşmazlık konularından olan ve ancak üzerinde kısmen ilerleme sağlanan mal-mülk mübadelesi, toprak sıfırlaması, tazminatlar gibi hususlara hiç değinilmemesi ve bu konuların dikkate alınmaması, belgenin ortaya atılmasındaki asıl amacın sorunu çözmek değil, belgenin arkasındaki devletlerin amaçlarını karşılamak olduğu şeklinde değerlendirilmesine yol açmaktadır. Çünkü, belgede tarafların üzerinde ilerleme kaydettikleri hususlar görmezden gelinmiştir.AB’nin belgenin arkasında durduğu ve BM’nin de gözlemciliğini yaptığı bir anda birdenbire BM’nin ön plana çıkması,Amerika ve İngiltere’nin Ada’ya olan ilgilerini çağrıştırmaktadır.Ayrıca, Ada’nın bir bütün olarak AB’ye alınmasının istenmediği yorumları da yapılmaktadır.

İKİNCİ ANNAN BELGESİ

İkinci belgenin hukuksal ve siyasal açıdan değerlendirmesi yapıldığında, amacın yeni bir ortak devlet mi yoksa 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ihyası mı olduğu tartışmaya açıktır. Belgeye bakıldığında belgenin hiçbir yerinde açıkça “Kıbrıs cumhuriyeti” ifadesi yer almamakla beraber, belgenin yeni bir devletin oluşumunu içermediği,”Kıbrıs cumhuriyeti” üzerine bina edildiği izlenimi edinilmektedir. Burada, bu değerlendirmeyi besleyen en büyük veri, belgenin öngördüğü devletin BM’ye üye olmak için müracaatının öngörülmemesidir. Ayrıca, belge ortada bir devletin var olduğunu ve yeni bir devletin kurulmasına gerek görmemesiyle Rumların isteklerini açıkça gözettiğinden, belge, sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırma arzusunu sezdirmektedir.

Türk tarafı için, “egemenlik” temel önemde bir konudur. Egemenliğin çok kısa bir süre için bile olsa, açık ve net olarak tanınması,1983 yılından beri varlığını sürdüren KKTC’ nin varlığı ve vatandaşları açısından çok önemlidir.egemenliğin tanınmış olması, birleşik devletin dağılması halinde, Kıbrıs Türkleri’ nin bir boşluğu ve belirsizliği yaşamasını önleyecek, KKTC’nin müstakilen varlığını sürdürmesinin önünü uluslar arası hukuk açısından açık tutacaktır. Fakat sunulan belgede, egemenliğin tek ve ortak devlete ait olduğu belirtilmekte ve parça devletlere bu anlamda bir egemenlik tanımamaktadır.

Belgede, ilk bakışta 1974 yılında fiilen ortaya çıkmış ve daha sonra 1975 yılında BM tarafından kabul edilen nüfus mübadelesi ile de bir anlamda teyit edilmiş bulunan iki kesimli ve iki toplumlu yapıyı dikkate almış ve koruyor gözükmektedir. Ancak belgenin,  Türk Parça Devletinin nüfusunun %28 ‘i oranında Rum nüfusunun Türk tarafına geçişine imkan tanıması, iki kesimli ve iki toplumlu yapıyı ortadan kaldıracaktır. Bunun yanında belgede, biri diğerinin siyasal eşiti iki parça devletten, ayrı ayrı yansıtılmış eşit iki siyasal iradeden söz edilmektedir.

Lozan’da Türkiye ile Yunanistan arasında kurulan denge,1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşunda da gözetilmiştir. Bu meyanda, Ada’nın kısmen veya tamamen bir başka devletle birleşmesi veya bir başka devlete katılması yasaklanmış, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ancak Türkiye ile Yunanistan’ın beraber üye oldukları örgütlere ve ittifaklara katılabileceği öngörülmüştür. Türkiye, AB’ye üye olmadığı için belge ile birlikte Kıbrıs’ın AB’ye katılması, Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengeyi de bozacaktır. Ada’nın silahsızlandırılması da öngörülmektedir. Silah teknolojisinin bugün geldiği düzey ve Ada’nın Anadolu’ya uzaklığının sadece 70 km olduğu düşünürse, askerden ve silahtan arındırma en çok Türkiye’nin işine gelecektir. Buradan hareketle, kısaca, Kıbrıs sorunu, bugün Türkiye için, münhasıran Ada’da yaşayan soydaşları ile ilgili bir sorun olmaktan çıkmış,bunu aşan ve doğrudan Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren ciddi bir soruna dönüşmüştür. Ada’nın istenmeyen aktörlerin eline geçmesi, politik, ekonomik ve güvenlik açılarından Türkiye’yi en üst seviyede rahatsız edecektir.

Belge, Kıbrıs Türklerinin zaten oldukça ağır olan ekonomik koşullarını daha da olumsuz hale getirecek gibi gözükmektedir. Belgede yer alan mal-mülk konusu ile ilgili düzenlemeler, bu endişelerin gerisindeki en önemli nedenlerdendir. Mal-mülk konusundaki anlaşmazlığın uzun sürecek olması, etkisini bankacılık, kredilendirme ve yatırımlar açısından gösterecektir. Türklerin bugünkü topraklarının %21 ini terk edecek olmaları,burada yaşayan ve göç etmek zorunda olan halkı işsiz bırakacak;terk edilecek olan toprakların bugünkü tarım ihtiyacının %65 karşılamasıyla halkın ihtiyacı karşılanamayacaktır.bunun anlamı zaten zor durumda olan hali daha da zora girecektir.Belge Türkleri sıkıntıya soktuğu ölçü de güneydeki Rum halka kolaylık sağlamaktadır.bu koşullar, Ada’daki birleşmenin ve AB’ne dahil olmanın,Kıbrıslı Türklere refah ve mutluluk getirmeyeceğine işaret etmektedir.Özellikle 1963 yılından beri Ada’daki Türklere uygulanan ekonomik ve siyasal ambargoya karşılık Rum tarafının Batı’dan ciddi anlamda yardımlar görmesi, Ada’da uygulanan taraf devletlerin tarafsız,adil ve insan haklarına saygılı(!) tutumlarının açık bir ifşasıdır.

ÜÇÜNCÜ ANNAN BELGESİ

Belgeye bir bütün olarak bakıldığında, ikinci belgede geçen “Kıbrıs devleti”, “ortak devlet hükümeti”, “parça devletler” kavramlarının sırasıyla, “birleşik Kıbrıs cumhuriyeti”, “federal hükümet” ve “oluşturucu devletler” olarak değiştirildiği görülmektedir. Belge daha öncekilerde olduğu gibi yeni bir devlet kurmaktan çok 1960 Kıbrıs Cumhuriyet’inin ihyasına çalışmış ve kabul edilebilirlikten uzaktır. Belge ile hakikaten yeni bir devletin kurulması öngörülmüş olsaydı, BM’ye bu yönde bir müracaat öngörülürdü. Ada’da mevcut koşulların dikkate alınarak yeni bir devletin kurulması tarafında olan Türk tarafı bu makyaj niteliğindeki bu değişiklikler ile 1964’ten bu yana kendini Ada’yı sahip Rum tarafının kazanımlarını koruma politikası olduğu endişesine itilmiştir. Belgede genel olarak iç vatandaşlık statüleri,siyasal haklar ve bunların kullanımı konuları ele alınmıştır.diğerlerinden farklı olarak belgede,Kıbrıslı Rum ve Türklerin diğer hakların yanında dini haklara da sahip olacakları belirtilmiştir.tabi ki bu olumlu .karşılanabilecek bir olgu değil, Ada’daki Türklerin tasfiyesiyle bozulacak dinsel dokunun Rumlar lehine bozulacak olmasının belgelerle gizlenmesidir.

Bu üçüncü belgede belirtilen Ada’da bulundurulacak olan asker sayısının 6000’ e düşürülmesi yine Türkler aleyhine bir alınmış bir karardır. Bu madde de olduğu gibi diğer maddeler de iki kesimin ilişkileri ve konumları AB kriterlerine göre düzenlenmektedir. Bu AB üyesi Yunanistan için bir avantaj iken bir o oranda Türkiye‘yi zora sokmaktadır.

Diğer birçok madde de AB kriterleri doğrultusunda düzenlenmiş olup bir AB üyesi olmayan Türkiye aslına köşeye sıkıştırılmak istenmiştir. Örneğin, belgede düzenlenen “en ziyade müsaadeye mazhar” ülke statüsünden AB kriterleri doğrultusunda Yunanistan’ın yararlanacak ve Türkiye-Yunanistan arası denge bozulacaktır. Belgede belirtilen Birleşik Oluşturucu Devleti’ni tanıyan devletler ile ticari ve kültürel konularda anlaşmalar yapılabilmesi Kıbrıs’ın AB üyeliği şatına bağlı olup Türkiye’nin kendi oluşturucu devleti ile anlaşmaya girmesini zora sokmaktadır.

Bir de Rum tarafının belgeye bakılarından kısa bahsetmek gerekirse, Rumların bugün gelinen noktada AB’yi arkalarına almış iken Annan Belgelerini kabul etmeleri güçtür. Belgede BM barış gücü’ne Ada’nın tamamında tanınan yetkileri, Rum tarafının işine gelen bütün hususları bozmaktadır. Bu da belgeyi Rumlar açısından kabul edilemez kılmaktadır.

1960 sisteminin içerdiği sınırlı egemenliğe sadece 3 yıl tahammül edebilmiş ve ortaklığı kuvvete başvurarak 1963 yılında bozuş olan Rum kesiminin, daha ileri bir sınırlamayı içeren bu belgeleri kabul etmeleri güçtür. Ada’nın bütününü temsilen AB’ye girmek ve AB’yi arkasına alarak Kıbrıs sorununu kendine göre çözmek imkan ve fırsatı varken, BM Barış Gücü’nün patronajına girmeyi öngören bir belgeyi Rumların kabul etmesi düşünülemez.

SONUÇ

Belge önerilen son şekliyle, Türkiye ve Kıbrıs Türkleri için,1960 düzenlemelerinin gerisindedir. Bunun en somut örneği, taraflara tanınan hak ve yetkilerin, onların Türk veya Rum olmaları esasına göre değil de, Türk Parça Devleti veya Rum Parça Devleti’nin iç vatandaşı olma koşuluna bağlanmış olmasıdır. Dolayısıyla Kıbrıs sorununun bu konu üzerinden çözülmesi mümkün değildir. Ayrıca belgenin ve belge üzerinde AB üyeliğinin kabul edilmesi, Rum yönetiminin meşru Kıbrıs hükümeti olarak tanınması, Rumların bugüne kadar yapmış olduğu tüm tasarruflarının onaylanması, Türklerin Ada’da azınlık statüsüne girmesinin önünün açılması ve bugüne kadar oluşturulan dengeli yapının birdenbire ortadan kalkması anlamlarına gelecektir.

Kıbrıs sorunu devam edecek gözükmektedir. AB ve Almanya, Ada’nın güneyi üzerinden Doğu Akdeniz’de olacaklardır. ABD gibi, onlar da Kıbrıs sorununu Doğu Akdeniz’deki varlıklarına meşruiyet aracı sağlama aracı olarak kullanacaklardır. Sorunun devam emesi, bu sorun üzerinden Türkiye‘yi etkileme imkan ve avantajının sürmesine hizmet edecektir.

Kıbrıs sorunu,1983 yılında çözülmüştür. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti çözümü ifade eder. Asıl sorun, bu çözümün kabullenilmesindedir. Eğer uluslar arası ilişkiler özde bir paylaşım ise, kalıcı çözüm, bu paylaşımın ürünü olan KKTC’nin tanınmasından geçmektedir.

ÖZETLE (yorum)

Kıbrıs sorunu hakkında (bizden beklenen) tarafsız bir yorumun yapılması zordur. Zira mesele, sadece taraflar arası olmaktan çıkmış küresel boyutta, tüm devletleri, özellikle süper güçleri ilgilendiren bir çıkar savaşına bürünmüştür. Bir anlamda, devletlerin bireysel çıkarlarının ön plana çıktığı günümüzde meseleye tarafsız yaklaşmak sanırım bu dünyadan olmamayı gerektirir.

AB’nin kuruluş felsefesi bireysel özgürlüklerdir. Emeğin, sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımını; yerleşim, seyahat ve mal-mülk edinme özgürlüğünü öngörür. Belge, bu serbesti ve özgürlüklere açıkça kısıtlamalar getirmektedir ve kısıtlamalar Kıbrıs Türk halkının varlığı, güvenliği ve geleceği için hayati önemi barındırır.

1959-1960’da kurulan sistemi, 1963 yılında kuvvet kullanarak bozmuş ve bu sisteme vücut veren Türk tarafını sistem dışına atmış olmalarına; o tarihten bu yana Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tek başlarına sahiplenmelerine; bu da yetmezmiş gibi, yaklaşık 30 yıldır her türlü insani ve evrensel siyasi değerlere aykırı bir şekilde Kıbrıs Türk halkına ekonomik ve siyasal ambargo uygulamalarına rağmen, yine de Rum-Yunan ikilisi, haklı görülmüş ve onlara destek verilmiştir. Ayrıca, her ikisi de son yapılan seçimler ile iktidar koltuğuna oturmuş olan Papadopulos’un ve Karamanlis’in Enosis’e bağlılıklarının daha belirgin olduğu herkesçe bilinmektedir.

Üst üste yaşadığı ekonomik ve siyasal sorunlara ve istikrarsızlıklara rağmen, Türkiye’nin ciddi potansiyel sahibi bir ülke olduğunda kimsenin şüphesinin olmaması gerekir. Türkiye, süper güçlerin bölgesel hedef ve çıkarlarının önünde bir engel olarak görülebilecek ve süper güçler arasındaki çekişmede dengeleri etkileyebilecek potansiyele sahip güçlü bir ülkedir. Annan Belgesi ile, güçlü Türkiye’nin enerjisi ve potansiyeli, Kıbrıs konusunda tüketilmek istenmektedir. Bölgenin güçlü ülkesi Türkiye, bölgede devre dışı bırakılmak istenmektedir.     (SON)

Toplamda 141 sayfadan oluşan eser içerdiği üç Annan belgesinin maddeleri ve genel yorumu ile özetini çıkarmak ve zaman zaman duygu yoğunluğu yaşatan böylesi bir konuya tarafsız yaklaşıp kişisel yorumlardan uzak tutabilmek zor olup dikkatimden kaçan küçük noktalar için şimdiden özür dilerim. Çalışmamı elimden geldiğince en kısa ve öz şekliyle anlatmaya çalışmama rağmen, bazı önemli noktaların eksik kalacağını düşünerek 5 sayfa limitini aştım.

Fikri AKKAYA Hacettepe Uluslararası İlişkiler 4. sınıf

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: