Anasayfa > Avrupa Birliği, European Union > AVRUPA BİRLİĞİ BAŞKANLIK SEÇİMLERİ

AVRUPA BİRLİĞİ BAŞKANLIK SEÇİMLERİ

‘If I want to call Europe who do I call? (Avrupa’yı arayacak olursam, kimi arayacağım?) diye sormuştu 70li yıllarda ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger. Avrupa Birliği, Lizbon anlaşmasıyla (2007) AB Konseyi Başkanlığı ve Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği makamlarının kurulmasını öngörerek bu soruna bir çare bulmaya çalışmıştır. Bu makamların oluşturulmasında ki asıl amaç; AB içi koordinasyonun daha iyi sağlanması, AB’nin dış politika da daha etkin rol alması ve tek sesli bir Avrupa Birliği’nin oluşturulmasıydı. 19 Kasım tarihinde yapılan seçimlerde Belçika Başbakanı Herman Von Rompuy AB Konseyi Başkanlığı, ticaretten sorumlu AB Komisyonu Üyesi İngiliz Catherine Ashton ise Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği görevlerine getirilmiştir.

SEÇİMLERİN GENEL DEĞERLENDİRİLMESİ

19 Kasım’da yapılan liderler zirvesi bir kez daha göstermiştir ki Almanya ve Fransa blok olarak hareket ettiği konularda bu iki ülkeye rağmen bir sonuç alınması neredeyse imkânsızdır. AB bütünleşme sürecinde bu iki ülkenin etkisi belirleyici olmakla beraber, AB’yi de bir nevi peşlerinden (kendi istekleri doğrultusunda) sürüklemektedirler.

Seçimlerde Almanya ve Fransa’nın desteğini alarak başkanlığa gelen Rompuy kimdir? Siyaseten merkezin sağında yer alan, Herman Von Rompuy, ülkesi Belçika da Hristiyan Demokrat Partisi (EPP üyesi)’nin lideridir. Ülkesi dışında fazla tanınmayan, uluslararası arenada profili düşük, ama aynı zamanda sicili temiz bir lider olarak bilinmektedir. Peki, neden İngiltere eski Başbakanı Blair gibi profili yüksek, tanınmış, uluslararası arena da kabul görmüş, genç, dinamik birisi değilde; neredeyse tam zıttı özellikleri şahsiyetinde barındıran Rompuy.

Birincisi, Rompuy, AB’ye lider olmaktan çok bir yönetici olacağı için bu en çok Almanya ve Fransa’nın işine gelir. Profili düşük bir başkanın üye devletler üzerinde ki etkisi, hem dış ilişkiler hem de AB içi entegrasyon süreci açısından nispeten çok daha az olur. Özel anlamda Almanya ve Fransa egemenliklerinden ve ulusal çıkarlarından ödün vermeye yanaşmamaktalar. Profili yüksek bir başkan, gücü kendi bünyesinde toplayabilir ve Almaya, Fransa gibi büyük ülkelerin ulusal çıkarlarını dikkate almadan; AB’nin genel çıkarları doğrultusunda iç ve dış politika izleyebilirdi ki bu durumun o iki devlet nezdinde kabul görmemesi anlamına gelirdi. Ayrıca yine Tony Blair gibi profili yüksek bir başkan seçilmiş olsaydı, Merkel ve Sarkozy, Blair gibi karizmatik bir şahsiyetin gölgesinde kalabilirlerdi ki bu da yine ihtiraslı iki lider açısından kabul edilemez bir durumdu. Özetle Merkel ve Sarkozy “yüksek profilli” bir lideri başkanlığa seçmeyerek bir çeşit “emanetçi” sistem oluşturmayı tercih etmişlerdir.

İkincisi, AB bu seçimle birlikte yatay büyümeden çok dikey büyümeyi tercih etmiştir. Yani, AB dış politika, genişleme mevzularından ziyade, AB içi entegrasyona daha çok önem verdiğini görtermiştir. Zira, Herman Von Rompuy’un ismi ilk uzlaşmacı kişiliğiyle duyulmuştu. Belçika da uzun zaman kurulamayan hükümeti Rompuy taraflarla konsensüs yaparak kurmuştu. Böylelikle kriz de sona ermişti. Entegrasyon krizini halen yaşayan AB de, Rompuy’un bu uzlaşmacı, uzlaştırıcı özelliğinden faydalanmak istiyor.

Üçüncüsü, başkanın AB’nin küçük üyelerinden olan Belçika’dan seçilmesi de kayda değer. Çünkü, Belçika tarihsel olarak Avrupa yapılanmasının kalbinde yer almaktadır. Belçika değil de mesela İngiltere’den bir başkan çıksaydı, geleneksel rakipleri olan Almanya ve Fransa bunu kesinlikle yenilgi olarak görürdü. Bu yüzden, AB başkanlığına iddiası olmayan bir milletten bir başkan seçilmesi en kolay çıkış yolu olarak görülmüştür.

Bir de her ne kadar yazılı olmasa da Avrupalı liderler AB başkanlığına merkez-sağ tarafından birini, Yüksek Temsilciliğe ise merkez-sol eğilimli birini seçmeyi öngörüyorlar ya da şart koşuyorlar. Merkez-sol da yer alan Blair değil de, merkez-sağ da ki Rompuy’un seçilme sebebi belki de bu yüzdendir.

Aslında 19 Kasım seçimlerinde müthiş bir denge siyaseti izlendi. Seçilecek Başkanın profili, milleti, politik görüşü, hatta cinsiyeti bile denge unsuru olarak öne sürülmüştür. Bu denge siyasetinde terazinin diğer kefesinde Yüksek Temsilcilik yer almaktadır. Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi seçilen Catherine Ashton ise yine Almanya ve Fransa’nın hoşnut olacağı şekilde profili düşük bir kişilik. Diğer taraftan, eski başbakanlarını seçtiremeyen İngiltere’ye karşı bir denge siyaseti izlenmiş, Yüksek Temsilcilik İngiliz birine verilmiştir. Ayrıca, Daha önce de değindiğimiz gibi AB başkanı merkez-sağ’dan seçilirken, yine başka bir denge politikası izlenmiş, merkez-sol eğilimli Ashton Yüksek Temsilciliğe seçilmiştir. Cinsiyette de bir denge siyaseti izlenmiş, erkek olan AB başkanına karşılık bayan bir Yüksek Temsilci atanmıştır.

Genel olarak bir değerlendirme yapacak olursak, AB Konsey Başkanlığı makamının kurulmasında ki asıl hedeflenen, daha önce de belirttiğim gibi, çok-seslilik sorununa çözüm bulmak, Birliğin temsil gücünü artırmak ve uluslararası arena da meydana gelen olaylara hızlı ve net tavır takınılmasını sağlamaktır. Bunun için AB’ye günümüz ihtiyaçlarını sağlayabilecek bir lider lazımdı. Ayrıca, küresel aktör olmak isteyen AB, ABD ve Çin gibi aktörler karşısında deneyimsiz, profili düşük bir duruş sergileyecek figürler elbette AB’nin imajını zedeleyecektir. Özetle diyebiliriz ki AB Rompuy ve Ashton seçimleriyle küresel güç olma isteklerini bir süreliğine askıya almış, bölgesel güç olarak yoluna devam etmeyi kararlaştırmıştır.

SEÇİMLERİN AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ

“Türkiye Avrupa’nın bir parçası değil ve asla olmayacak. AB’nin Türkiye’yi içine alarak genişlemesi geçmişteki genişlemelerle kıyaslanamaz. Avrupa da aynı zamanda Hıristiyanlığın temel değerleri de olan mevcut evrensel değerler, Türkiye gibi büyük bir İslam ülkesinin girişiyle kuvvetini yitirir.”

Bu sözler 2004 yılında muhalefette iken Rompuy’un yapmış olduğu bir konuşmadan alıntıdır. Belçikalı siyasetçinin merkez-sağda yer alması ve Hıristiyan demokrat olması ve muhalefetteyken söylemiş olması her ne kadar bu sözlerin ağırlığıns birer mazeret olsalar da, Türkiye için bu şekilde düşünen bir AB başkanının Türkiye açısından iyi sonuçlar doğurmayacağını kolayca söyleyebiliriz.

Özet olarak şunu söyleyebiliriz ki; önümüzde ki dönemde AB-Türkiye ilişkileri açısından kimlik siyaseti daha ön plana çıkacaktır. Birincisi, AB’nin her ne kadar farklı mezheplerden olsalar da ortak bir din etrafında birleştikleridir: “Hıristiyanlık”. İkincisi, birçok farklı milletten meydana geliyor olsa da Avrupalı üst kimliğinin ya da Avrupa milletinin oluştuğuna inanılıyor. Üçüncüsü, yine ortak kültür ve tarih mirasına sahip olmak Avrupalı olmanın ön koşulu olarak sunulmaktadır.

Rompuy’un 2004 yılında yaptığı konuşmada da söylemek istediği şey tam olarak buydu. Dini, milliyeti, kültür ve tarihi Avrupalı olmayan bir Türkiye’nin AB’de yeri olmadığını söylüyordu. Ve o kişi şu an AB’nin lideri. Kim bilir, belki de Türkiye karşıtlığı yüzünden Sarkozy ve Merkel, Rompuy’un seçilmesini sağlamıştır.

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: