GÜNDEM AVRUPA: 10 OCAK

TÜRK İŞÇİLER GİDELİ TAM 50 YIL OLDU

2011’de Türk işçilerin Almanya’ya göçünün 50. yıldönümü kutlanıyor.

Almanya’da bu vesileyle yıl boyunca çeşitli etkinlikler düzenlenecek. Ekim ayındaki etkinliklere Başbakan Erdoğan’ın da katılması planlanıyor.

Tam 50 yıldır bu ülkede yaşayan Türklerin topluma uyumunun yeniden yoğun şekilde tartışılması da bekleniyor.

Almanya’ya ilk resmi işçi göçü, Ankara ve Berlin arasında 31 Ekim 1961’de “Türk İşçi Alımı Anlaşması”nın imzalanmasıyla başladı.

Türk işçilerin ilk kafilesi, 1961’de Almanya’ya davul zurnalarla uğurlandı. Gidenlerin aklında üç-beş kuruş biriktirdikten sonra vatanlarına dönme düşüncesi vardı. Ama çoğu için öyle olmadı.

Bugün Almanya’da yaşayan Türklerin sayısı 3 milyona yaklaşıyor.

Bu süreçte çok sayıda Türk kökenli işçilikten işveren konumuna geldi. Almanya’da Türkler tarafından kurulan tam 80 bin şirket var. Bu şirketlerin yıllık cirosu 40 milyar Euro’yu buluyor.

Ama Türkler özellikle 80’lerde başlayan yabancı düşmanlığı nedeniyle zor günler de yaşadı. 1993’te Solingen’de bir Türk ailesinin evinin kundaklanması Türklerin Almanya’da karşılaştıkları güçlüklerin simgesi haline geldi.

Günümüzde yabancı düşmanlığının yanı sıra Türk kökenlilerin en büyük sorunlarının başında uyum konusu geliyor. Pek çok Alman, üzerinden 50 yıl geçmesine rağmen Türklerin topluma uyum sağlayamadığını düşünüyor.

AVRUPA İSLAM’I “TEHDİT” OLARAK GÖRÜYOR

İslam ve Müslümanlar Avrupa’yı korkutuyor. Fransız IFOP kamuoyu araştırmalar kuruluşu tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre, Fransa ve Almanya’da halkın neredeyse yarısının ülkelerinde yaşayan Müslümanları “ulusal kimlik için tehdit” olarak görüyor.

Aralık ayında Fransa ve Almanya’da toplumu temsil edici 800 denek üzerinde gerçekleştirilen araştırmaya göre, merkez ve aşırı sağ partileri destekleyen seçmenler arasında Müslümanları “tehdit” olarak görenlerin sayısı sol parti seçmenlerine oranla daha fazla.

Fransa’da Müslümanlar, Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin iktidar partisi Halk Hareketi Birliği’ne (UMP) oy verdiğini söyleyenlerin yüzde 62’si için “Fransa’nın kimliği açısından tehdit” oluşturuyor. Bu oran Fransa’da sol partilere oy verenler arasında yüzde 24. Müslümanları tehdit olarak gören Fransız aşırı milliyetçi oranı ise yüzde 98.

Almanya’da iktidar ortakları CDU/CSU (Hıristiyan demokrat) seçmenleri arasında Müslümanları tehdit görenlerin oranı yüzde 45. İktidarın küçük ortağı liberallere (FDP) oy verenler arasında ise yüzde 35. Fransa ile Almanya’yı bu konuda ayıran temel özellik Alman solunun Müslümanlara Fransız soluna oranla daha şüpheci olması. Almanya’da SPD (sosyal demokrat) seçmenlerinin yüzde 38’i ile PDS (komünist) seçmenlerinin yüzde 49’u ülkedeki Müslümanları Almanya’nın kimliği için tehdit olarak niteliyor. Fransa’da sol seçmenlerin “sadece” yüzde 24’ü Müslümanları “tehdit” olarak niteliyor.

Gerek Fransa gerekse Almanya’da Müslümanların “tehdit” olarak algılanmasının başlıca nedenini “topluma uyuma direniş” oluşturuyor. Fransızların yüzde 61’i, Almanların ise yüzde 67’si algıları için “Müslümanlar topluma uyum sağlamayı reddediyor” gerekçesini öne sürüyor. Diğer gerekçeler arasında kültür farklılığı ve Müslümanların Fransa ve Almanya’da bazı semtlerde gruplar halinde yaşamaları gösteriliyor.

Araştırmaya göre, Fransızların yüzde 31’i, Almanların ise yüzde 34’ü İslam’ın “Batı değerlerini reddetmek” anlamına geldiğini söylüyor. Fransızların yüzde 18’i, Almanların ise yüzde 24’ü İslam dinini “fanatizm” terimiyle eşdeğer görüyor.

Fransa’da yaklaşık 6 milyon, Almanya’da ise 4 milyonun üzerinde Müslüman yaşıyor.

BELÇİKA SON ŞANSI DA KAÇIRDI

Belçika’da Flamanlarla Valonlar arasında yaşanan siyasi krizi aşılamıyor. 7 aydır hükümeti kuramayan siyasiler, ülkeyi krizden çıkaracak son fırsatı da kaçırdı.

Tarihinin en ciddi siyasi krizini yaşayan Belçika’da, Flemenkçe konuşan Flamanlarla Fransızca konuşan Valonlar arasındaki uzlaşma için son şans da harcandı.

7 aydır hükümet kurulamayan ülkede büyük umut bağlanan anlaşma çabası, ayrılıkçı Flamanların uzlaşmaz tavrıyla tükendi. Krizin ekonomiyi etkilemesinden korklulurken artık geriye erken seçimden başka seçenek kalmadığı konuşuluyor.

Flamanlar Belçika Kralının siyasi krizi çözmesi için atadığı müzakereci Yohan Vande Lanot’un önerilerine “hayır” dedi.

Krala istifasını sunan Vande Lanot, “Atı suya götürebilirsin, ama içmeye zorlamayazsın. Uzlaşma için yeterli ve gerekli irade yok” dedi.

60 sayfayı bulan uzlaşma önerisinde, ülkedeki farklı topluluklara daha fazla özerklik verilmesi için devlet yapısında reforma gidilmesi öngörülüyordu.

Federal hükümetin gelir vergisinin yaklaşık yüzde 25’inin yerel yönetimlere bırakılmasını içeren öneride, bölgelere sağlık, sosyal güvenlik ödenekleri ve istihdam alanlarında daha fazla yetki veriliyordu.

Önerilerin hem Flamanlar’ın hem de Valonların taleplerini dikkate almasına rağmen kabul edilmemesi tepkiye neden oldu.

Belçika’da 7 aydan bu yana süregelen krizin ekonomiyi de etkilemesinden endişe ediliyor.

Millyetçi eğilimleri güçlenen Flamanlar geniş bir özerklik ve kamu harcamaları üzerinde daha fazla söz hakkı istiyor. Valonlar ise buna karşı çıkıyor.

AB İRAN’IN DAVETİNİ REDDETTİ

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, AB’nin, İran’ın nükleer tesislerini ziyaret davetini reddedeceğini söyledi.

Ashton, AB Dönem Başkanı Macaristan’ın Dışişleri Bakanı Janos Martonyi ile görüşmesinden sonra Reuters’a yaptığı açıklamada, nükleer tesisleri teftiş etmenin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumunun (UAEA) görevi olduğunu belirterek, “İran’ın UAEK’nın ülkeye giderek çalışmalarını sürdürmesini temin edeceğini umuyorum” dedi.

AB Yüksek Temsilcisi, kendilerine yapılanın olumsuz bir davet olmamakla birlikte tesisleri gezmenin kendi işleri olmadığını düşündüğünü ifade etti.

ran, nükleer tesislerini gezmeleri için Rusya, Çin, AB ve bu ülkelerin Arap ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki müttefikleri için davet mektubu göndermişti.

İran’ın UAEK nezdindeki daimi temsilcisi Ali Asker Sultaniye, ziyaretin 15 ve 16 Ocak’ta yapılabileceğini söylemişti.

AB YUNANİSTAN’IN TEL ÖRGÜ PLANINA KARŞI ÇIKTI

Atina hükümeti Türkiye’den kaçak işçi akınını önleyebilmek için sınırın bazı bölümlerine duvar inşa etmeyi düşünüyor.

Rum yetkililere göre Yunanistan’a geçen yıl yüz binden fazla yabancı kaçak yollardan girdi.

Kamu Düzeni Bakanı Hristos Papuçis, yaklaşık 200 kilometrelik sınırın insan kaçakçılığının en yoğun olduğu bölümüne 12.5 km uzunluğunda tel örgü çekileceğini açıkladı.

Avrupa Birliği’ne göre, her gün, Türkiye’den, Meriç nehri üzerinden günde ortalama 245 kişi Yunanistan’a giriyor.

Ancak AB tel örgü planına karşı çıkıyor.

Avrupa Komisyonu Sözcüsü Michelle Cercone kaçak işçi sorununun duvar çekerek çözülemeyeceğini söyledi

 

GÜNDEM AVRUPA: 2 OCAK

AB Liderler Zirvesi Sonuçları

AB Liderler Zirvesi, Yunanistan ve İspanya’da yaşanan ekonomik gerginliklerin gölgesi altında gerçekleşti. 16-17 Aralık tarihlerinde iki gün süre ile gerçekleşen Zirve’de iki önemli başlık ele alındı. İlk olarak “Kalıcı İstikrar Mekanizması” olarak adlandırılan sistemin 2011 yılından itibaren Euro Bölgesi üye devletlerinin ekonomilerinin canlandırılması adına geçerli olması karara bağlandı. Zirveden çıkan ikinci önemli karar ise, Karadağ’a “aday ülke” statüsünün verilmesi oldu.

Son yıllarda yaşanan derin ekonomik krizin bilhassa Yunanistan ve İspanya özelinde yol açtığı olumsuz etkiler, diğer AB ülkelerinin de aynı sıkıntı ile karşı karşıya kalabileceği endişesini uzun bir zamandır AB gündemini meşgul etmekteydi. Bu bağlamda Zirve’de Almanya’nın talebi ile ekonomik krizler konusunda AB’nin ekonomisinin yeniden yapılandırılması ile ilgili son derece büyük önem arz eden “kalıcı istikrar mekanizması” sisteminin uygulamaya geçirilmesi kararı alındı.

Liderler Zirvesi’nden çıkan bir diğer önemli karar da Karadağ’a “aday ülke” statüsünün verilmesidir. Bu durum, bağımsızlığını yakın bir zamanda ilan eden bir Balkan ülkesi olan Karadağ açısından oldukça önemli bir gelişmedir. Ancak bununla birlikte AB’nin son dönemde yaşadığı ekonomik çıkmaz dikkate alındığında henüz ekonomisi gelişmekte olan ülkelerin katılımının gerçekleşmesinin Birliğe bir külfet getireceği kaçınılmazdır.

Duruma Türkiye açısından bakacak olursak oldukça kısır bir tablo karşımıza çıkmaktadır. Dinamik genç nüfusu ve gelişen ekonomisi ile AB ekonomisine taze kan sağlayacak olan bir ülkenin yıllardır “aday ülke” statüsünde tutulması oldukça ironik bir durumla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. AB içindeki kimi üye ülkeler ekonomilerinin ağırlığını taşıyamazken, Karadağ’a bağımsızlığını yeni kazanmış bir ülke olarak AB tarafından “aday ülke” statüsünin verilmesi, bunun yanında güçlü bir ekonomiye sahip ülkelerden biri olan Türkiye’nin AB ile müzakere sürecinin devneredeyse tıkanma noktasına gelmesi rasyonel bir yaklaşım olarak gözükmemektedir.

Hırvatistan AB Üyeliği Yolunu Tamamlıyor

Türkiye ile aynı zamanda AB katılım sürecine başlayan Hırvatistan, bugün 3 fasıl daha kapatarak toplam 35 fasıldan 28’inde üyeliğe hazır hale geldi. Türkiye ise şimdiye kadar sadece 1 faslı kapatabildi.

Türkiye ve Hırvatistan 3 Ekim 2005 tarihinde birlikte AB katılım sürecine başlamıştı. Bugüne kadar geçen süre içinde Türkiye üyelik için gerekli 35 fasıldan sadece birini tamamlayarak kapatabildi. Hırvatistan ise bugün 3 fasıl daha kapatarak, 28 başlığı tamamlamış oldu.

Türkiye’nin şimdiye kadar tek bir faslı kapatabildi. ‘Bilim-Araştırma’ başlıklı fasıl kapatılırken, 12 faslın müzakeresi de devam ediyor. Türkiye’nin katılım müzakerelerinde, limanların Kıbrıs Rum kesimine açılmaması nedeniyle 8 fasılın açılması ve kalanların kapatılması 2006 yılında AB tarafından dondurulmuştu.

Türkiye-AB Arasında Yasadışı Göçmen ve Vize Pazarlığı

Avrupa’ya Türkiye üzerinden kaçak olarak giren ‘düzensiz göçmenlerin’ Türkiye’ye geri gönderilmesini öngören geri kabul anlaşması, imzaya hazır hale geldi. Fakat Ankara anlaşmaya imza koymak için kendi vatandaşlarına vize muafiyeti sağlayacak başka bir anlaşmanın müzakerelerinin başlamasını şart koşuyor.

Geri kabul anlaşması, Avrupa’da yakalanan çoğunluğu Afganistan, Pakistan, Irak gibi ülkelerden yasadışı yollarla gelen göçmenlerin eğer Türkiye topraklarını kullanarak gelmişlerse, Türkiye’ye geri gönderilmesini öngörüyor. Bu göçmenler bir süre Türkiye’de tutulduktan sonra, kendi ülkelerine iade edilecekler. Bütün bu işlemlerin yapılabilmesi için gerekli olan masrafları Avrupa Birliği ve Türkiye paylaşacak.

Geri kabul anlaşmasının müzakereleri için Avrupa Birliği’ne üye ülkeler, Avrupa Komisyonu’na yetki vermişti. Geçen sene başlayan müzakerelerde üzerinde en çok durulan konu, mali yükümlülüklerin nasıl paylaşılacağı olmuştu.

Türk diplomatik kaynakları, geri kabul anlaşmasında her şeyin Türkiye’nin istediği gibi olmadığını, ancak yine de uzlaşmaya varıldığını belirtiyorlar. Fakat Türkiye anlaşmaya paraf atmak için üye ülkelerin Avrupa Komisyonu’na başka bir anlaşmanın -Türkiye vatandaşlarına vize muafiyeti sağlayacak bir anlaşmanın- müzakerelerini başlatma yetkisi vermesini istiyor. Ankara kendi vatandaşları için daha az belge ve daha kısa sürede vize almak anlamına gelen vize kolaylığı yerine, gerçek bir vize muafiyeti anlaşması yapmak istiyor.

Analiz: Rumların Dini Siyasete ve Propagandaya Alet Etme Çabaları

Kıbrıslı Rumların Apoel-Pınar Karşıyaka maçındaki çıkan olaylar çerçevesinde güç duruma düşmesi sonrası Türkiye’yi uluslararası alanda sıkıştırmak için kuzey Kıbrıs’ta Noel’de kilisede (Karpaz) dini ayin yapılmasına izin verilmediği iddiasıyla Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve diğer örgütlere şikayet edilmesi için harekete geçmesi dikkat çekiyor. Maalesef,Rumların zaten işi gücü bu.İzin almamalarına rağmen Türkiye’yi sıkıştırmak için ayin yapmaya kalkan Rumların bu oyununu artık küçük çocuklar bile görüyor.Rum tarafındaki Kilise niçin insanlararası barışı hoşgörüyü destekleme refklesinden uzak.Hıristiyanlık dayanışması ve Noel gibi kutsal günü kullanarak Türkiye’yi şikayet etmeye kalkan Rumların politikalarını artık herkes tüm ayrıntılarıyla görüyor ve biliyor.Rum DİSİ Başkanı Nikos Anastasiadis’in konuyla ilgili Avrupa Halk Partisi üyesi olan AB üyesi 14 ülkenin başbakanlarına şikayet mektubu göndereceğini açıklaması ise işin ne kadar örgütlü olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor.Siz ayrı bir ülkede ayin yapmak için izin almayacaksınız sonra da sorun çıkacağını bile bile ayin yapmaya çalışacaksınız daha sonra da bunu şikayet etmeye kalkacaksınız.Tüm bu olaylarıda Apoel-Pınar Karşıyaka maçı sonrası planlayacaksınız.İnsana gülerler.Şimdi kalkıp Kıbrıslı Türkler güney Kıbrıs’taki bir camide izin almadan topluca ayin yapmaya giderlerse ne yapacaksınız ?

AB Cephesinden Anında Kıbrıslı Türklere ve Türkiye’ye Tepki

Apoel-Pınar Karşıyaka maçı sonrası çıkan olaylarda ırkçı saldırılar karşısında sessizliğe bürünen AB cephesinden Kıbrıslı Türklere ve Türkiye’ye anında eleştiri geldi.

Avrupa Halk Partisi Başkanı Wilfried Martens Brüksel’de yaptığı açıklamada, Noel Günü Rizokarpaso (Karpaz) köyündeki kilisenin boşaltılması ve mühürlenmesini kınadı.

Martens’in açıklamasında, “Avrupa Halk Partisi adına, Kıbrıs Türk polisinin temel insan hakları ve dini özgürlükleri ihlal eden benzeri görülmemiş bu davranışını kınarım” dedi ve bundan sorumlu olanların bunun bir daha tekrarlanmayacağının güvencesini vermelerini istedi.

AB Dönem Başkanlığı Macaristan’a Geçiyor

Macaristan, altı aydır Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı’nı yürüten Belçika’dan görevi devralmaya hazırlanıyor. Farklı bir çizgi izlemeye çalışacak olan Macaristan’ın programı ve öncelikleri dün açıklandı.

Macaristan Dışişleri Bakanı Janos Martonyi tarafından açıklanan programın ana başlıkları yine ekonomiyle ilgili olacak, ancak altı aylık stratejisini Avrupa’yı dinleme, ona hizmet etme ve destek olma üzerine kuran Macaristan, Avrupa Birliği gündemine farklı bir açıdan yaklaşma niyetinde. Martonyi, ülkesinin seçtiği sloganın, “İnsani dokunuşla güçlü Avrupa” olduğunu söyledi. Ekonominin sadece istatistiksel verilerden ya da makro ve mikro unsurlardan oluşmadığını söyleyen Macar bakan, önceliğin insan olduğunu hatırlattı.

Estonya 1 Ocak’tan İtibaren Euro Bölgesi’nde

AB’ye 2004 yılında katılan Baltık ülkesi Estonya, 1 Ocak’ta dahil olacağı Euro Bölgesi’nin 17. üyesi olacak.

Kurtarılan Yunanistan ve İrlanda’nın ardından Portekiz ve İspanya’yı da tehdit etmeye başlayan borç krizine rağmen Euro Bölgesi’ne katılma iradesi gösteren Estonya’nın bu tutumu ortak para Euroya güvenin hala varlığını koruduğunu gösteriyor.

AB Komisyonunun, mayıs ayında Estonya’nın Euro Bölgesi’ne giriş için enflasyon, bütçe açığı ve borçluluk oranı gibi kriterleri karşıladığı yönünde görüş bildirmesinin ardından AB ekonomi ve maliye bakanları ile Avrupa Parlamenstosu, 1,3 milyonluk Baltık ülkesinin ortak paraya geçişini onaylamıştı.

1999 yılında 11 AB üyesinin (Almanya, Fransa, İtalya, Avusturya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Finlandiya, İrlanda, İspanya ve Portekiz) oluşturduğu Euro Bölgesi’ne Yunanistan 2 yıl sonra dahil oldu. Yeni AB üyelerinden Slovenya’nın 13’üncü üye olarak 2007 yılında katıldığı Euro kulübüne 2008 yılı başında Kıbrıs Rum kesimi ve Malta, 2009 başında da Slovakya dahil oldu.

Estonya’nın ardından diğer Baltık ülkeleri Letonya ve Litvanya’nın ise 2014 yılında girmeyi planladığı Euro Bölgesi’ne Romanya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’nın en erken 2015 yılında katılması bekleniyor. 330 milyon nüfusa sahip Euro Bölgesi’nin milli geliri 8,4 trilyon Euro’yu buluyor.

Kategoriler:Avrupa Gündem

AVRUPA GÜNDEM: 15 ARALIK

Aralık 14, 2010 Yorum bırakın

‘TÜRKİYE AVRUPA’YI BİR ADIM İLERİ GÖTÜRÜR’

AB liderleri genişleme konusunda kritik tartışmaların eşiğindeyken İsveç, İtalya, İngiltere ve Finlandiya dışişleri bakanları Türkiye’nin üyeliğine destek çıktı. Dört bakanın imzasıyla yayımlanan makalede Türkiye ekonomisinin gücüne vurgu yapıldı.Carl Bildt, Franco Frattini, William Hague ve Alexander Stubb

13-14 Aralık haftası Avrupa Konseyi toplantısında Türkiye’nin “İlerleme Raporu” üzerinden yapılacak kritik tartışmalar öncesinde dört üye ülkenin dışişleri bakanından Ankara’ya destek geldi. İsveç, İtalya, Finlandiya ve İngiltere dışişleri bakanları Carl Bildt, Franco Frattini, William Hague ve Alexander Stubb; International Herald Tribune gazetesi için ortaklaşa kaleme aldıkları makalede, Türkiye’nin diğer aday ülkelerden farklı olarak, Avrupa’nın farklı alanlardaki çıkarlarını bir adım ileriye götürebileceğine dikkat çekti.

“Avrupa, tekrar dışarıya bak” başlığını taşıyan makalede bakanlar, ekonomik krizin Avrupa’nın daha büyük bir dinamizme ihtiyaç duyduğunu ortaya çıkardığına dikkat çekerek, “Krizin etkisini üzerimizden atmaya çalışırken, serbest sermaye, ürün, hizmet ve istihdam akışını genişletme fırsatını görmemezlikten gelme gibi bir lüksümüz yok” dedi.

Kendine güvenen ulus
Bazı çevrelerde Türkiye’nin AB üyeliğinin yaratacağı sonuçlara yönelik ciddi endişelerin olduğunu belirten bakanlar, “Bir zamanlar İngiltere’de olduğu gibi büyük ve kendine güvenli bir ulusu AB’ye dahil etme fikri, Birliğin eski üyelerinden ciddi bir muhalefet görüyor. Benzer karşıt sesler, İsveç ve Finlandiya’nın AB kapısını çaldığı zaman da duyulmuştu” dedi.
Türkiye’yle ilgili endişelerin meşru olabileceğini söyleyen bakanlar, buna karşılık yeni üyelerin Avrupa’nın yeniden bir ekonomik dinamizm yakalamasına ve dünyayı ilgilendiren sorunlarda daha fazla söz sahibi olmasına da yardımcı olabileceğini vurguladı.
Türkiye’nin diğer aday ülkelerden farklı olarak Avrupa’nın güvenlik, ticaret, enerji ağları konusundaki çıkarlarını bir adım ileriye götürebileceğini hatırlatan bakanlar; Türkiye’nin AB için avantajlarını ise şu sözlerle sıraladı:
“Türkiye sınıfında tek. Dünya sahnesinin önemli bir oyuncusu ve hatırı sayılır bir nüfuza sahip. Ekonomisinin bu yıl yüzde 5’in üzerinde bir büyümeye imza atması bekleniyor. Euro Bölgesi’nin ortalaması ise yüzde 1 olacak. OECD, 2050’ye kadar Türkiye’nin Avrupa’nın en büyük ikinci ekonomisi olacağını öngörüyor. Avrupa’daki Türk girişimciler, 40 milyar euro değerinde bir iş hacmine sahip ve toplamda 500 binden fazla kişiye istihdam sağlıyor. AB’ye dahil bir Türk ekonomisi ihracatçılar ve yatırımcılar için yeni fırsatlar yaratabilir, bizi Orta Asya ve Yakın Doğu’daki pazarlara ve enerji kaynaklarına bağlayabilir.”

Değerlerimize sırt mı çevirdik?
AB dışişleri bakanları yarın Brüksel’de düzenlenecek Genel İşler Konseyi toplantısında genişleme sürecini masaya yatıracak. Bu toplantıda Türkiye’nin AB üyelik süreci de ayrıntısıyla ele alınacak.
Bakanların makalesinde, bu toplantılarla ilgili, “Aslında sorulması gereken soru Türkiye’nin Avrupa’ya sırtını çevirip çevirmediğinden çok Avrupa’nın son 50 yıllık entegrasyon sürecine rehberlik eden temel değerlerine ve prensiplerine sırtını çevirip çevirmediği” değerlendirmesi yapıldı. Makalede Türkiye’nin üyelik yolunda yapılması gereken geniş kapsamlı reformların ortasında yer aldığı da belirtildi. Bakanlar, temel insan hakları konusunda adımlar atıldığını, ekonomi reformlarının devam ettiğini görmek istediklerini vurguladı.

 

AB’NİN TÜRKİYE KARARI


AB dışişleri bakanları Türkiye’nin limanlarını Kıbrıs Rum kesimi gemilerine açmamasını “derin üzüntüyle” not ederken, ilave yaptırıma gerek görmedi.

Dışişleri bakanlarının bu hafta toplanacak AB zirvesine de sunulacak genişleme kararlarında, Türkiye’nin müzakere sürecine ve siyasi reformlara bağlılığını sürdürmesi memnuniyetle karşılanarak, 12 Eylül’deki halk oylamasıyla kabul edilen anayasa paketinin “doğru yönde atılmış önemli bir adım olduğu” vurgulandı.

Yargı, temel haklar ve kamu yönetiminde AB üyelik sürecinin gerektirdiği birçok reformu barındıran anayasa değişikliklerinin Avrupa standartlarıyla uyumlu şekilde uygulanmasının kilit önem taşıdığı belirtilen kararlarda, yeni anayasa değişikliklerinin, tüm siyasi partilerin ve sivil toplumun dahil olduğu, mümkün olduğunca geniş kapsamlı istişarelerle, diyalog ve uzlaşma ruhu içinde hazırlanması istendi.

Türkiye’yi temel hak ve özgürlüklerle ilgili reformlara teşvik eden kararlarda, öncelikli konular arasında mülkiyet hakları, sendikal haklar, azınlık hakları, kadın ve çocuk hakları, ayrımcılıkla mücadele, cinsiyet eşitliği ve işkence ve kötü muameleyle mücadele sıralandı.Kararlarda, terör örgütü PKK’nın AB terör örgütleri listesinde bulunduğu hatırlatılarak Türkiye topraklarındaki tüm terör saldırıları şiddetle kınandı.Demokratik açılımın sürdürülmesi ve uygulanmasını isteyen AB, Kürt meselesinin çözümüne yönelik beklenen sonuçlarının alınmaya başlanacağı umudunu dile getirdi.

AB kararlarında, Türkiye’nin dış politikada, “daha geniş coğrafyada daha aktif hale geldiği ve Orta Doğu’nun güvenliğinde, Batı Balkanlar’da, Afganistan ve Pakistan’da ve Güney Kafkasya’da önemli bir bölgesel oyuncu olduğu” kaydedilerek Ankara’ya, dış politikasını AB ile koordinasyon içinde ve AB dış politikasını tamamlayıcı şekilde geliştirme çağrısı yapıldı.

Kararlarda, AB ve Türkiye’nin uyumlu dış politika izlemesinin enerji güvenliğini artıracağı, bölgesel çatışmaları çözeceği ve etnik ve dini temelli ayrışmaları önleyeceği belirtilerek, AB’nin ortak çıkarı gerektiren dış politik meselelerde Türkiye ile mevcut diyaloğunu yoğunlaştırmaya hazır olduğu ifade edildi.
Türkiye’nin yasadışı göçle mücadelede kilit önem taşıdığı belirtilen kararlarda, bu kapsamda AB-Türkiye geri kabul anlaşması müzakerelerinde sağlanan ilerlemeden duyulan memnuniyet ifade edilerek, bunun sonuçlandırılarak uygulanmasının beklendiği dile getirildi.Türkiye’yi iyi komşuluk ilişkilerine ve sorunların barışçıl yollarla çözümüne bağlı kalmaya davet eden AB, buna zarar verecek her türlü tehdit, sürtüşme ve eylemden kaçınılmasını istedi.

KIBRIS

Defalarca yapılan çağrılara rağmen Türkiye’nin limanlarını ve havalimanlarını Kıbrıs Rum kesiminin kullanımına açmamasını “derin üzüntüyle not eden” AB, “bu konuda ilerleme olmaması nedeniyle 2006 yılında getirilen yaptırımların (8 fasılda müzakerelerin askıya alınması, kalan fasılların kapatılmaması) müzakereler üzerindeki genel etkisinin devam edeceğini” bildirdi.

“Türkiye’nin Kıbrıs Rum kesimiyle ilişkilerini normalleştirme yolunda da hiçbir ilerleme sağlamadığı” not edilen kararlarda, AB Komisyonu, Türkiye’nin bu yükümlülüklerini yakından izleyerek önümüzdeki yıl yayımlayacağı ilerleme raporunda yer vermekle görevlendirildi.Kararlarda, Türkiye’den Kıbrıs Rum kesimine karşı yükümlülüklerinde “daha fazla gecikme olmadan ilerleme beklendiği” ifade edildi.Türkiye’den, Kıbrıs’taki müzakereleri aktif olarak desteklemesi de istenen kararlarda, BM önderliğindeki kapsamlı çözüm müzakerelerine Türkiye’nin somut şekilde bağlı kalması ve katkı yapmasının çok büyük önem taşıdığı dile getirildi.

REKABET FASLI

Önümüzdeki aylarda açılması beklenen rekabet politikası faslında, açılış kriterlerini karşılama noktasında Türkiye’nin kaydettiği ilerlemenin not edildiği kararlarda, tüm kriterler “karşılanır karşılanmaz” AB’nin faslı açmaya hazır olduğu kaydedildi.

 

AB ŞİMDİLİK FİLİSTİN’İ TANIMIYOR

AB’ye üye ülkelerin dışişleri bakanları Filistin’in tanınma çağrısını reddetti ve bunu ‘uygun zamanda’ yapacaklarını söyledi.

Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin dışişleri bakanları Filistin devletini ‘uygun zamanda’ tanıyacaklarını söyledi. Abbas, AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Ashton’la görüştü.

Filistin Lideri Mahmud Abbas, Avrupa bakanlara 1967 savaşı öncesindeki sınırlar temelindeki bir Filistin devletini tanıma çağrısında bulunmuştu.

Bakanlar, tanıma için İsrail ve Filistinliler arasında bir anlaşmanın gerekli olduğunu vurguladı.

Son olarak Brezilya ve Arjantin Filistin’i tanıyan ülkeler arasına katılmıştı. BM’deki Filistin Misyonu 100’den fazla ülkenin Filistin devletini tanıdığını söylüyor.

 

HADEP KARARINDA TÜRKİYE HAKSIZ

AİHM HADEP’in kapatılması konusunda Türkiye’yi haksız buldu. Türkiye 26 bin Euro tazminat ödeyecek.

Anayasa Mahkemesi’nin 2003 yılında kapattığı HADEP tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Ankara’ya karşı açılan davanın kararı açıklandı.

AİHM kararında Ankara’yı haksız buldu ve Türkiye’nin 24 bin Euro maddi tazminat, iki bin Euro da mahkeme masrafı ödemesini kararlaştırdı.

Mahkeme HADEP üyelerinin dava açarken kullandıkları tezlerin hiçbirine gerekçeli kararında yer vermedi. Gerekçeli kararda yer alan tek unsur ise Türkiye’nin PKK ile HADEP arasındaki ilişkiyi yeterince kanıtlayamadığı oldu.

Mahkeme geçtiğimiz yıllarda İspanya’da Bask bölgesinde kurulmuş olan milliyetçi parti Batasuna’nın 2008 yılında ayrılıkçı örgüt ETA ile organik bağları olduğu için kapatılmasını doğru bulan bir karara imza atmıştı. Dolayısı ile bir terör örgütü ile ilişkisi kanıtlanan bir partinin kapatılması mahkeme tarafından uygun görülmüştü. Bu yüzden Türkiye’nin HADEP-PKK ilişkisini tam olarak kanıtlayamadığı gerekçeli kararda yer alıyor.

 

BERLUSCONİ GÜVENOYU ALDI

İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, hem Senato’dan hem de Temsilciler Meclisi’nden güvenoyu almayı başardı.

İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, Senato’da yapılan oylamada güvenoyunu almayı başardı.

Temsilciler Meclisi’nde yapılan oylamada kılpayı bir farkla zafer kazanan İtalyan lider oylamayı atlatmış oldu. Ancak oylamayı az bir farkla kazanan Berlusconi hükümetinin, yasaları geçirecek çoğunluğa sahip olmadığı için, geleceğinin belirsiz olduğu yorumları yapılıyor.

İtalyan lider için bugünün “kader günü” olduğunu söyleyen İtalyan medyası, Berlusconi’yi oy satın almakla da suçlamıştı.

 

WIKILEAKS


Papa: Müslüman Türkiye AB’ye katılmamalı

Wikileaks’in yayımladığı son belgelerde, “Papa 16. Benediktus’un Müslüman Türkiye’nin AB dışında tutulmasını istediğinin” ortaya çıktı.

2004 yılında Joseph Ratzinger’in (Papa 16. Benediktus) papa olmadan önce, Vatikan’ın konuya ilişkin tarafsız olmasına karşın, Müslüman bir ülkenin AB’ye katılımına karşı çıktığını söylediği belge yayınlandı.

Vatikan’daki Yabancı Devletlerle İlişkiler Sekretaryası Müsteşarı Piskopos Pietro Parolin’in, Amerikalı diplomatlara Ratzinger’in yorumunun kendi yorumu olduğunu, Vatikan’ın resmi görüşünü yansıtmadığını söylediğinin ortaya çıktığı kaydedildi. Belgede, “Amerikalı diplomat, Ratzinger’in Müslüman bir ülkeyi AB’ye almanın, Avrupa’nın Hristiyan kurumlarını zayıflatacağına inandığını kaydediyor” denildi.

Ancak 2006 yılına gelindiğinde, artık papa olan Ratzinger’in görüşlerinde değişiklik olduğuna dikkati çekilen belgede, Papa’nın Amerikalı diplomatlara, “Vatikan katılıma açıktır ve Türkiye’nin Avrupa’daki yerini almak için AB’nin Kopenhag kriterlerini karşılaması gerekmektedir” dediği aktarıldı.

Papa 16. Benediktus’un Wikileaks’in yayımladığı belgede yer alan şu ifadelerine de yer verdi: “Korkulardan biri, Türkiye’nin dini özgürlükler konusunda gerekli ilerlemeyi yapmadan AB’ye girmesidir. Parolin, AB üyelerinin ve ABD’nin bu konularda Türk hükümetine baskı yapacağında ısrar ediyor.”

 

Almanya Türkiye’nin AB üyeliğine karşı

Alman Spiegel dergisi, Wikileaks tarafından yayımlanan ABD Dışişleri Bakanlığının gizli yazışmalarına dayanarak, Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle’nin Kasım 2009’da ABD’ye yaptığı ziyarette ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a, “AB’nin Türkiye kadar büyük bir ülkeyi entegre edemeyeceğini” söylediğini yazdı.

Habere göre, Westerwelle, “Almanya şu anda Türkiye’nin AB üyeliği konusunda karar verecek olsaydı cevap net şekilde hayır olurdu” dedi. Haberde, Westerwelle’nin, “Türkiye’nin AB’ye üye olacak kadar modern olmadığını, ancak bu sorunun 5-6 yıl sonra cevaplandırılması gerektiğini” ifade ettiği kaydedildi.

Haberde, Westerwelle’nin Washington’da yaptığı ve sözkonusu belgeye yansıyan görüşmede, “Türkiye’nin yapısal gelişimini sürdürebilmesi yönünde teşvik edilmesi için genel başkanı olduğu Hür Demokrat Parti’nin (FDP) Türkiye’ye AB üyelik kapısının açık bırakılması gerektiğine inandığını” söylediği belirtildi.

AVRUPA’DA GEÇEN HAFTA: 22 KASIM

Kasım 22, 2010 Yorum bırakın

NATO’NUN 2010 STRATEJİK KONSEPTİ VE LİZBON ZİRVESİ

NATO’nun 1999 yılında açıkladığı son Stratejik Konsept’in güncelliğini yitirmesi, yeni tehditler ve yürütülen operasyonlara cevap verememesi İttifak’ın yeni bir Stratejik Konsept arayışına girmesine yol açmıştır. NATO’nun 60. kuruluş yıldönümünde, 03-04 Nisan 2009 tarihlerinde düzenlenen Strazburg/Kehl Zirvesi’nde alınan karar çerçevesinde de İttifak’ın yeni “Stratejik Konseptinin” hazırlık çalışmalarına geçtiğimiz Temmuz ayında başlanmış ve bu yeni konseptin Kasım 2010’da Lizbon’da yapılan zirvede devlet ve hükümet başkanlarının onayına sunulmuştur.

Füze Kalkanı Projesi

Zirve öncesinde Türkiye’de en çok tartışılan husus “Füze Kalkanı” adı verilen, NATO’nun Avrupalı üyelerini Kitle İmha Silahı başlığı taşıyan olası balistik füzelere karşı savunabilecek bir füze savunma sistemi kurmaktır. Bunun için düşünülen sistem özetle şöyle: Muhtemel bir hasım ülke tarafından NATO ülkelerine doğru ateşlenen balistik füzeleri, atıldığı andan itibaren tespit ve teşhis edilecek, daha sonra atmosferin dışına çıkarak hedef ülkeye kilitlenen füzeler ilerleme rotası üzerinde NATO’nun füzesavar füzeleri ile imha edilmesidir.

Ağustos 2010’dan itibaren ise anılan sistemin kurulacağı ülkelerden birinin Türkiye olacağı bilgisi kamuoyu tarafından paylaşıldı. Üstelik “Füze Kalkanı’nın İran ve Suriye gibi ülkelere karşı” olduğu ana fikri de belirtilmişti. Yani bir bakıma Türkiye, 1997 ve 1998’den itibaren ilişkilerini süratle düzelttiği iki komşu ülke İran ve Suriye ile yeniden gerilim yaşayan bir ülke haline getirilmek isteniyor gibiydi.

Bu fikir Türkiye’de neredeyse hiçbir kesimin (hükümet, muhalefet partileri, Türk Silahlı Kuvvetleri ve güvenlik politikası uzmanları) hoşuna gitmedi. Oysa Türkiye, bölgede nükleer silahlanmayı onaylamıyordu. Buna rağmen Suriye ve İran’la Türkiye’yi hasım haline getirecek bir proje, NATO’nun ortak projesi de olsa Türkiye bu konuda direniş gösteriyordu. Hükümetin arkasında önemli bir kamuoyu desteği de vardı. Yani bu konu bir bakıma “milli mutabakat” haline geldi.

Türkiye’nin itirazları ve direnişleri sonucu Lizbon zirvesi öncesindeki NATO Askeri Komite Toplantısı ve 14 Ekim 2010 tarihli Brüksel’deki NATO Dışişleri-Savunma Bakanları Toplantısı sırasında orta yol bulunmaya çalışıldı. Her ne kadar bu toplantılar bir sonuç vermedi ise de, daha sonra Lizbon’a giden yolda Türkiye’yi bir derecede olsa rahatlatacak bir sonuca ulaşıldı. Balistik füze saldırısı yapması beklenen muhtemel düşman ülke/ülkelerin adı konmadı.

NATO Lizbon Zirvesinde Alınan Kararlar

Fransa’nın “Füze saldırıları İran ve Suriye’den gelecek” şeklinde bir ifadenin Füze kalkanı projesine konması ısrarı sonuçsuz kaldı. Daha sonra “Orta Doğu” ifadesini koydurtmak istedi, bu da mümkün olmadı. Yani bir bakıma Türkiye’yi rahatsız edecek ifadeler ortadan kaldırıldı. Sistemin 2020’de hizmete girmesi beklenmektedir.

Rusya, tarihinde NATO ile ilişkilerde en yakın işbirliğini sağladı. NATO-Rusya Komisyonu uyum içerisinde çalıştığı gibi, Rusya da Atlantik’ten Urallara kadar NATO’nun bu ortak füze savunma sistemine dâhil oldu.

Yeni NATO Belgesi’nde “AB üyesi olmayan NATO ülkeleri” ifadesi ile Türkiye kastedilerek, Türkiye’nin “Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliğine çok önemli katkıda bulunduğuna dikkat çekildi.

NATO-AB ortaklığına dikkat çekilerek, “karşılıklı açıklık, şeffaflık ve tamamlayıcılık” gibi hususların ilk koşullar olacağı zikredildi.

Bilhassa Avrupa’da olmak üzere, Nükleer silahların azaltılması konusundaki Almanya’nın ısrarcılığı, Fransa ile İngiltere’nin direnişiyle karşılaştı. Sonunda “NATO nükleer silahlara karşı olduğu, ancak dünyada nükleer silahlar var olduğu sürece NATO7nun nükleer bir güç olarak kalmaya devam edeceği” ifadesi kabul edildi.

Afganistan konusunda da önemli kararlar alındı. Bunlardan konu başlıkları şöyledir:

(1) NATO’nun Afganistan’daki “Uluslararası Güvenlik Kuvveti” (ISAF)’nden geri çekilmeler 2011’den itibaren başlayacak.

(2) Afgan silahlı kuvvetleri ve güvenlik kuvvetlerinin güçlendirilmesi sürdürülerek, 2014 yılı sonunda tüm ülkenin güvenliğini sağlamaları için çalışılacak.

(3) Evvelce Rusya’nın “Saldırı silahları hariç” NATO teçhizatının Afganistan’a naklinde Rus demiryollarının kullanılabileceğine ilişkin kolaylığı daha da artırıldı. Bundan böyle zırhlı araçlar da dâhil NATO’nun Afganistan’daki lojistik destek ihtiyaçları büyük ölçüde ve hava yolu taşımacılığından çok daha az maliyetle Rus demiryolu vasıtasıyla sağlanabilecek.

NATO’nun 5. Maddesi’nin (Üyelerden birine yapılan saldırı, tüm diğer üyelere yapılmış gibi kabul edilerek, savunma yapılacak) geçerliliği bir kez daha vurgulandı. Bu durumda küresel terör, korsanlık-deniz haydutluğu ve siber saldırılara karşı ortak savunma sistemi devreye girecek.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, NATO Zirvesi’nde dün kabul edilen stratejik konseptin “arzu ettikleri çerçeve içinde” çıktığını, bundan “büyük memnuniyet” duyduklarını söyledi.

NATO- North Athlantic Traty Organization

Bu uluslararası örgütü Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Fransa, İngiltere, İzlanda, Hollanda, Belçika, İtalya, Danimarka, Norveç ve Portekiz kurdu. Daha sonra NATO’ya 1952 yılında Türkiye, 1954 yılında Yunanistan, 1982 yılında da Batı Almanya ve ispanya katıldı. Bugün NATO’ya üye 28 ülke vardır.

Üye ülkeler tarafından savunma amacı ile kurulmuş olan bir örgüttür. Üye devletlerin birinin saldırıya uğraması durumunda öbürleri saldırgan ülkeye karşı işbirliği içinde savaşmayı kabul etmişlerdir. Üye devletler birbirlerini korur ve kollarlar. Bu amaçla işbirliği yaparlar. NATO’nun amacı; barış düzenini uluslararası güvenliği, sosyal gelişmeyi, üye ulusların özgürlüğünü korumak olarak özetlenebilir. NATO amacına ulaşmak için çalışmalarını belli bir düzen içinde yürütür.

 

AB’NİN 2010 TÜRKİYE İLERLEME RAPORU

Avrupa Birliği Komisyonu Aday ülkelerle ilgili yıllık İlerleme Raporu ve Genişleme Stratejisi Belgesi’ni 9 Kasım 2010 tarihinde açıklanmıştır. 1998 yılından beri yayınlanan on üçüncü ilerleme raporu olan 2010 İlerleme Raporu ve Genişleme Strateji Belgesi Devlet Bakanı ve Baş Müzakereci Egemen Bağış tarafından bu zamana kadar yayımlanan 13 rapor arasında en olumlu ve teşvik edici rapor olarak değerlendirilmiştir.

AB Komisyonu Türkiye İlerleme raporunda siyasi kriterler başlığı altında en çok yer verilen ve en olumlu değerlendirilen konuların başında anaysa değişiklik paketinin kabul edilmesi gelmektedir. Ergenekon Davası, Demokrasi ve hukukun üstünlüğünün geliştirilmesi için bir fırsat olarak görülürken, davanın uzaması ve sanıkların uzun süre tutuklu kalması ise eleştirilen noktalar arasında yer almaktadır. TSK’nın, yetkisi dışındaki siyasi konulardaki etkinliğinin azaldığı belirtilirken askeri yargının Anayasa Mahkemesi’ne üye göndermeye devam etmesi ve TSK İç Hizmet Kanunu’nun hala değiştirilmemesi eleştirilmiştir. AB raporunda, basın ve kamuoyunun Kürt meselesi, ordunun rolü, azınlık hakları ve Ermeni meselesi gibi geçmişte hassas kabul edilen konuları daha açık ve özgürce tartışabilmesi övülürken, Ergenekon davasıyla ilgili haber yapan gazetecilere çok sayıda dava açılmasının endişe verici olduğu şeklinde olumsuz görüşler de yer almıştır.

Kıbrıs konusunda geçen yıl Türkiye’ye yapılan eleştiriler bu yılki raporda da yer almaktadır. Raporda Türkiye’nin Kıbrıs’taki kapsamlı çözüm müzakerelerine destek verdiği ancak Türkiye’nin Ek Protokol yükümlülüklerini hala yerine getirmediği ve Kıbrıs Rum kesimiyle ilişkilerini normalleştirmediği dile getirilmektedir. Raporda Yunanistan ile ilişkilerin geliştiğinden ancak Atina’nın Ege’de karasularını 12 mile çıkarmasının hala Türkiye tarafından savaş nedeni sayılması ve Ege’de Türk ve Yunan pilotları arasındaki süre giden it dalaşları eleştirilmektedir. Bunun yanında Türkiye’nin özellikle Balkanlar’da barış için gösterdiği çabalar da dış politika konusunda Türkiye’nin başarı hanesine yazılmıştır.

Avrupa Komisyonu Türkiye İlerleme Raporu’nda ekonomik alanda Türkiye’nin genel olarak başarılı bir portresi çizilmiştir. Türkiye’nin küresel krizden olumsuz etkilendiği ancak son on yılda başladığı bankacılık sektöründeki yeniden yapılanma ve mali konsolidasyon süreci sayesinde, hızlı toparlandığı, Türkiye’de işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığını devam ettirdiği ve bunun da Türkiye’nin direncinin yüksekliğini gösterdiği kaydedilmiştir.

Baş müzakereci Egemen Bağış Türk halkının AB’ye üyelik konusunda ümidini yitirmeye başladığını düşünenlerin bulunduğunu, ancak AB reformlarından oluşan bir anayasa paketine daha birkaç hafta önce ülkenin büyük çoğunluğunun destek verdiğini anımsatan Bağış, “Ancak bazı dar vizyonlu Avrupa siyasetçilerinin hipokratik çifte standartlı bazı söylem ve tavırlarının halkımızda duygusal bir yılgınlığa yol açtığı bir gerçektir. Halkımız, istikrarlı bir hükümet ile AB fonlarına ihtiyaç duymadan da Türkiye’nin her alanda kalkınabileceğini görmüştür. Bu süreçte Türkiye diklenmeden dik durarak, tam üyelik hedefine ulaşacak, insanlık tarihinin en kapsamlı barış projesinde hak ettiği yeri alacaktır” dedi.

 

TÜRKİYE AVRUPA KONSEYİ DÖNEM BAŞKANI

Türkiye, 6 aylığına, 1949 yılından bu yana üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin dönem başkanlığını devraldı.

Ankara, dönem başkanlığını Strasbourg’da Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun katıldığı bir törenle Makedonya’dan teslim aldı. Başkanlık Mayıs 2011’de İstanbul’da Ukrayna’ya devredilecek.

Davutoğlu, dönem başkanlığını devralmadan önce Avrupa İnsan hakları Komiseri Thomas Hammerberg ve Avrupa Konseyi genel sekreteri Thorbjorn Jagland ile görüştü. Davutoğlu, dönem başkanlığını devralmadan önce Avrupa Konseyi bünyesinde imzaya açılmış Siber Suçlar Sözleşmesi’ni de imzaladı.

Türkiye dönem başkanlığının öncelikleri, Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde reform, Avrupa Konseyi’nin siyasi denetim mekanizmalarının kuvvetlendirilmesi, Avrupa Birliği’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olması ve Avrupa’da çok kültürlülük temalarından oluşuyor.

Türkiye daha önce 1952, 1958, 1965, 1972, 1987 ve 1992 yıllarında Avrupa Konseyi dönem başkanlığı yapmıştı. Avrupa Konseyi üyesi ülke sayısının 47 ile sınırlı kalması halinde Türkiye’nin bir sonraki dönem başkanlığı 2033 yılında gerçekleşecek.

Avrupa Konseyi

Avrupa Konseyi 1949 yılında Avrupa çapında insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü savunmak amacıyla Avrupa çapında kurulmuş hükümetler arası bir kuruluştur. Avrupa Birliği’nden farklı bir örgütlenmedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Avrupa Konseyi’ne bağlıdır. Avrupa Konseyi’ne Belarus, Kazakistan, Kosova ve Vatikan hariç tüm Avrupa ülkeleri üyedir. Şu an Avrupa Konseyi’nde 47 üye ülke bulunmaktadır.

ALMANYA’DA YEŞİLLER CEM ÖZDEMİR’LE DEVAM DEDİ

Alman siyasetinin parlayan yıldızı Yeşiller, Freiburg kentinde yapılan parti kongresinde gövde gösterisi yaptı. Cem Özdemir ve Claudia Roth’un yeniden eş başkanlığa seçildiği kongrede, hükümeti eleştiri yağmuruna tuttu.

Kongrede Cem Özdemir ve Claudia Roth yeniden partinin eşbaşkanlığına seçildi. Özdemir, yüzde 88,5 oranında, Roth da 79,3 oranında oy aldı. Parti desteğinde Özdemir’in arkasında kalan Roth, daha iyi bir gelecek için tutkuyla mücadele etmek istediklerini söyledi. Yeşillerin Türk kökenli eşbaşkanı Cem Özdemir de yaptığı konuşmada sosyal adaletsizliklere işaret etti.

Özdemir, “Ailelerinin durumlarından dolayı işçi çocuklarının artık başarısızlığa uğramadığı ve dışlanmadığı bir toplumdan bahsediyorum. Ben, çocukların ve gençlerin kendilerini geliştirebileceği, onlara en iyi koşulların sunulduğu ve daha sonra bir şans sahibi olabilecekleri bir toplumdan bahsediyorum.” diye konuştu.

Baden Württemberg Eyaleti’nde Türk kökenli bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen 44 yaşındaki Cem Özdemir, yaptığı konuşma ile parti delegelerini hayli heyecanlandırdı. Almanya’da sosyal adaletin artık işlemediğini ve bunun üzerinde mutlaka tartışılması gerektiğini belirten Cem Özdemir, fırsat eşitliğini sağlamak istediklerine dikkat çekti.

İRLANDA VE AB YARDIM KONUSUNDA ANLAŞTI

Borç krizindeki İrlanda’nın yardım almayı kabul etmesinin ardından AB maliye bakanları ve Dublin arasında anlaşma sağlandı. IMF ile de görüşecek olan İrlanda, bir yandan da kapsamlı bir tasarruf paketi hazırlıyor.

Yunanistan gibi borç batağına saplanan İrlanda, Avrupa Birliği (AB) ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) koruması altına giriyor. Borçlarını kapatmak için uluslararası önce yardım almaya sıcak bakmayan ve bir süre direnen Dublin yönetimi sonunda ikna oldu.

İrlanda Maliye Bakanı Brian Lenihan’ın bakanlar kuruluna yardım alınması tavsiyesinde bulunacağını açıklamasının ardından Dublin yönetimi ve Avrupa Birliği arasında anlaşma sağlandı.

 

G-20 LİDERLER ZİRVESİ SONUÇ BİLDİRGESİ

Güney Kore’nin başkenti Seul’de düzenlenen ve iki gün süren G-20 Liderler Zirvesi’nde, döviz kuru savaşları ve ticari korumacılık korkularını artıran ”küresel gerilimler ve kırılganlıkların” üstesinden gelme konusunda fikir birliğini varıldı. Sonuç bildirgesinde liderler, piyasa tarafından belirlenmesi gereken döviz kuruna vurgu yaparak, para birimlerinde ”rekabet devalüasyonu”ndan kaçınılması gerektiğini ifade ettiler. Bildiride, risklerin hala sürdüğü belirtilerek, ”Bazılarımız güçlü büyüme yaşarken, bazılarımız yüksek seviyede işsizlik ve cansız toparlanma ile karşı karşıya. İnişli çıkışlı büyüme ve artan dengesizlikler, küresel çözümlerin eşgüdümsüz çabalara sapmasına sebep oluyor” denildi.

Öte yandan, bazı ekonomi çevrelerinde, toplantıda bazı delegasyonlar arasında, para birimi ve ticaret dengesizliklerinin nasıl düzeltileceği konusunda yüksek gerilimin görüldüğünü, asıl anlaşmazlığın temel olarak Çin ve ABD arasında yaşandığını belirtiyorlar. Yavaş büyüyen gelişmiş ekonomiler, faiz oranlarını rekor düşük seviyelerde tutarak büyümelerini hızlandırmaya çalışırken, gelişmekte olan piyasaların hızlı büyümeleri, ekonomilerinde aşırı ısınma kaygısı yaratıyor.

Öte yandan, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya ortak bir deklarasyon yayımlayarak, gelecekteki olası bir Avrupa Birliği kurtarma fonu için tahvil piyasalarını yatıştırma kararı aldılar. İrlanda’nın tahvil faiz oranları rekor yüksek seviyelere çıkarken liderler, Avrupa Birliği’nin müdahale etmesi gerektiği görüşünde. Beş ülkenin ortak deklarasyonunda, herhangi bir yeni kurtarma mekanizmasının 2013 ortalarında uygulamaya geçebileceği ve mevcut anlaşmalara herhangi bir etkisinin olmayacağı da belirtildi.

KATILIM MÜZAKERELERİNDE MEVCUT DURUM

Türkiye’nin AB’ye katılım müzakereleri 3 Ekim 2005 tarihinde başlamıştır. Aynı tarihte, müzakerelerin usul ve esaslarını belirleyen “Müzakere Çerçeve Belgesi” de kabul edilmiştir. Müzakerelerin ilk aşamasını tarama toplantıları oluşturmaktadır.

İlk tarama toplantısı 20 Ekim 2005’de “Bilim ve Araştırma” faslı için, son tarama toplantısı da 13 Ekim 2006’da “Yargı ve Temel Haklar” faslı için yapılmıştır.

Tarama süreci devam ederken, 12 Haziran 2006’da Hükümetlerarası Konferans’ta (HAK), “Bilim ve Araştırma” faslı için müzakereler açılmış ve fasıl geçici olarak kapanmıştır. Müzakerelere açılan ilk fasıl Bilim Araştırma faslı olmakla birlikte bu güne kadar toplam 13 Fasıl müzakerelere açılmıştır.

Son olarak, Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı Faslının açılış kriterleri karşılanmış olup, 30 Hazirann 2010 tarihindeki HAK’ta İspanya Dönem Başkanlığında fasıl müzakerelere açılmıştır.

“Eğitim ve Kültür” ve “Ekonomik ve Parasal Politika” fasılları, herhangi bir teknik açılış kriteri bulunmamasına, müzakere pozisyon belgemizi sunmamıza ve teknik olarak açılmaya hazır olmalarına rağmen, bazı üye ülkeler tarafından AB Mevzuatı ile ilgili olmayan nedenlerle bloke edilmektedir.

Diğer taraftan, 8 fasıl, Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyinin 11 Aralık 2006 da almış olduğu karar çerçevesinde “Ek Protokolün tam olarak uygulanması şartına bağlı olarak” müzakerelere açılmamaktadır. Aynı sebeple hiçbir fasıl geçici olarak kapatılmayacaktır.

Askıya alınan 8 fasıl aşağıda sıralanmıştır.

1) Malların Serbest Dolaşımı
2) İş Kurma Hakkı ve Hizmet Sunumu Serbestisi
3) Mali Hizmetler
4) Tarım ve Kırsal kalkınma
5) Balıkçılık
6) Taşımacılık Politikası
7) Gümrük Birliği
8 ) Dış İlişkiler

Önümüzdeki dönemde teknik açılış kriterleri yerine getirilebildiği takdirde açılması mümkün olan 3 fasıl bulunmaktadır. Bunlar “Rekabet Politikası”, “Kamu Alımları”, “Sosyal Politika ve İstihdam” fasıllarıdır.

Müzakereye Açılan 13 Fasıl:

25) Bilim ve Araştırma (müzakerelere geçici olarak kapanmıştır)

4) Sermayenin Serbest Dolaşımı
6) Şirketler Hukuku
7) Fikri Mülkiyet Hukuku
10) Bilgi Toplumu ve Medya

12) Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı
16) Vergilendirme
18) İstatistik
20) İşletme ve Sanayi Politikası
21) Trans-Avrupa Şebekeleri
27) Çevre
28) Tüketicinin ve Sağlığın Korunması
32) Mali Kontrol

Müzakere Pozisyonunu Vermeye Davet Edildiğimiz ve Müzakere Pozisyonlarını Sunduğumuz Fasıllar:
17) Ekonomik ve Parasal Politika
26) Eğitim ve Kültür

AB Konseyi’nde Onaylanıp Açılış Kriteri Belirlenen Fasıllar:
1) Malların Serbest Dolaşımı
3) İş Kurma Hakkı ve Hizmet Sunumu Serbestisi
5) Kamu Alımları
8 ) Rekabet Politikası
9) Mali Hizmetler
11) Tarım ve Kırsal Kalkınma
19) Sosyal Politika ve İstihdam
29) Gümrük Birliği
AB Konseyi’nde Görüşülmesi Süren Fasıllar:
2) İşçilerin Serbest Dolaşımı
13) Balıkçılık
14) Taşımacılık Politikası
15) Enerji
22) Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu
23) Yargı ve Temel Haklar
24) Adalet, Özgürlük ve Güvenlik
30 ) Dış İlişkiler
33) Mali ve Bütçesel Hükümler

Avrupa Komisyonunda Görüşülmesi Süren Fasıllar:
31) Dış, Güvenlik ve Savunma Politikalar

AVRUPA BİRLİĞİ TARİHİ ve KURUMLARI

Haziran 15, 2010 Yorum bırakın


Avrupa Birliği ( AB ) , 27 üyesi bulunan , kendine özgü bayrağa ( mavi zemin üzerine 12 sarı yıldız) , marşa ( Beethoven 9. Senfoni ) , para birimine ( Euro ) sahip uluslar arası  bir kuruluştur.  18. Yüzyılda Alman filozof Immanuel Kant’ın yıllar önce ortaya attığı ‘’ Avrupa Birleşik Devletleri ‘’ fikrinden hareketle Winston Churchill tarafından 19 Eylül 1946’da  Zürih Üniversitesi’nde bir konuşma sırasında ‘’Avrupa Ailesini tekrardan yaratmak ‘’ görüşüyle , Jean Monnet  ve Robert Schuman’ın çalışmalarıyla 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu  6  kurucu  üyesi  ( Fransa , Batı Almanya , İtalya ve Benelüks ülkeleri  Belçika , Hollanda , Lüksemburg ) ile faaliyete geçmiştir . Kömür ve çelik gibi önemli sanayi maddeleri üzerinden ekonomik nedenlerle kurulan topluluk 1957 yılında Roma Antlaşmasıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu ( AET ) adını almış ve yine aynı sene içinde Gümrük Birliği tamamlanmış ,Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ( Euratom ) ve ekonomik açıdan önemli bir adım olan Ortak Pazar kurulmuştur. AET, Euratom ve Gümrük birliği kurumları daha sonra 1967 senesinde Avrupa Topluluğu adı altında faaliyetlerine devam etmiş ve on yıl sonra  1973 senesinde  ilk genişleme dalgasıyla İrlanda , Danimarka ve Birleşik Krallık topluluğa katılmış ve artık topluluk ortak politikalar yürütmeye başlamıştır. Bu genişleme dalgasında Norveç müzakereleri tamamlamasına karşın ülke içindeki halk oylaması ( referandum ) sonucunda çıkan hayır cevabıyla topluluğa üye olmamıştır. 1979 senesi AB  demokratikleşme tarihi için önemli bir milattır, bu tarihe  kadar her ülkeden atama yoluyla üye alan Avrupa Parlamentosu’nda direk demokratik seçimlere başlanmıştır.1981-86 arası dönemde ilk Akdeniz genişlemesi gerçekleşmiş, cunta rejim etkilerini atmaya çalışan Yunanistan , geçmişinde Franko dikta rejimi yaşamış İspanya ve ‘’küçük kardeş ‘’ Portekiz birliğe üye olmuş ve bu ikinci genişleme dalgası bu ülkelerin demokratikleşmesi için önemli bir adım sayılmıştır. Bu yıllar arasında 1985 yılında ülkeler arası sınır kontrol bürokrasisini kaldıran Schengen Antlaşması yürürlüğe girmiş, böylece devletler üstü ve devletler birliğini sağlamak amacına yönelik bir adım atılmıştır. Çift kutuplu Dünyadan , tek kutuplu Dünyaya geçişin yaşandığı 90lı yılların başında Almanya ( Doğu – Batı ) birleşmiş ve 1990 senesinde Doğu Almanya’da topluluğun parçası olmuştur. 1993 senesinde 57’de kurulan ‘’Ortak Pazar’’dan daha gelişmiş bir ekonomik yapı olan , üye ülkeler arası vergi , mali konularda ve sınırlar arası ticarette kolaylıklar sağlayan Tek Pazar kurulmuştur.Yine aynı sene imzalanan Maastricht Antlaşması ile AET , ekonomik ve parasal birlik , ortak savunma- dışişleri politikaları ve Adalet Birliği yetkileri ile genişletilerek Avrupa Birliği adını almıştır.İki sene sonra ise Rusya’dan kopan parçaları toplamak eksenli genişlemede İsveç , Finlandiya ve ek olarak Avusturya’nın birliğe katılması ile üye sayısı 15 olmuştur. 2002 senesinde ekonomik birlik konusunda önemli bir adım olan ortak para birim ‘’ Euro ‘’ ( Avro) yürürlüğe girmiştir ve iki sene sonra 2004 yılında AB tarihinin  muhtemelen gelmiş ve gelecek  en büyük genişlemesi 10 yeni ülkenin katılımıyla (Malta, Güney Kıbrıs Rum Kesimi , Çek Cumhuriyeti , Slovenya, Estonya,Letonya ,Litvanya,Polonya,Macaristan ve Slovakya) Sovyetlerin dağılan Baltık parçalarını ( Estonya , Letonya , Litvanya gibi ) ve özellikle Polonya’dan geçen Rusya- Ukrayna bağlantılı enerji yollarını kontrol altına almak ve güvenliği sağlamak amaçları doğrultusunda gerçekleşmiştir. 2007 yılında ise 2004 yılında Fransa ve Hollanda’da halk oylamasıyla reddedilen ve birliği çıkmaza sokan anayasa taslağı yerine Lizbon Antlaşması imzalanmıştır. Bu genişletilmiş tarzda ‘’ anayasa’’ birliğe gelecek perspektifi geliştirme olanağı sunmaktadır. Yine aynı yıl Doğu Avrupa’nın ekonomik olarak (yüksek enflasyon ) ve yolsuzluk, rüşvet konularında adı sık geçen iki ülkesi Romanya ve Bulgaristan birliğe üye olmuş ve  Bu ülkeleri daha demokratik ve refah ülkeler yapmayı amaçlayan bu genişleme ayrıca AB’ye  Doğu Avrupa’da etkin güç olma konusunda avantaj sağlamıştır. Gelecekte gerçekleşmesi muhtemel Türkiye, Hırvatistan ve Makedonya’nın birliğe katılımı da AB’nin Doğu Avrupa ve Balkanlar’da etkin olma  politikasını güçlendirecektir.

500 Milyon nüfus , 27 üyeye sahip bir topluluğun normal olarak  iç işleri ve dış işleriyle ilgilenen çeşitli kuruluşları vardır.Birliğin yürütme organı Avrupa Komisyonu ( Brüksel ) önerileri hazırlayıp  Parlamento ve Konseye sunar.Bütçe programlarını uygulamakla yükümlüdür. Uluslar arası antlaşmalarda birliğin resmi temsilcisidir ve Adalet Divanı ile birlik hukukunun işleyişini denetler. Başkanı José Manuel Barroso’dur ve genelde başkan ve komisyon üyeleri prensip olarak üye ülkelerin uzlaşısıyla seçilir .  Komisyon Parlamento tarafından görevden alınabilir. AB’nin tek direk seçimle ( 5 yılda bir ) göreve gelen birimi Avrupa Parlamentosu (Strazburg) üye ülkelerden 736 temsilci bulundurmaktadır. Nüfus ile oranlı olarak dağıtılan  sandalyelerden en fazla payı Almanya 99 ile , en küçük payı Malta 5 temsilciyle almaktadır. Yasama , bütçe planlama sürecinde yetkiler taşımakta , komisyon ve konseyi denetleyip gerekli görüldüğü halde komisyonu 3te 2 oy çoğunluğuyla görevden alabilmekte ve komisyon üyelerinin tayininde son sözü söylemekle yetkilidir. Bir ülke birliğe üye olabilmek için Parlamento üyelerinin oy çoğunlunu sağlamalıdır. Avrupa kıtası demokrasisi, iç ve dış politikaları için hayati önem taşıyan Konseyler ( 3 konsey ) konusu AB üzerine çalışan , araştıran çoğu kişinin dahi kafasını karıştırmaktadır bu yüzden 3 konseyinde hem Türkçe hem İngilizce isimlerini sunumlarda ve raporlarda kullanmak doğru olacaktır. AB Konseyi  ( Council of European Union ) ( Brüksel ) üye ülkelerin bakanlarının katılımıyla oluşmakta , karar alma ve koordinasyondan sorumludur. En önemli (asli) karar alma organıdır ve katılan bakanlar gündeme göre değişmektedir . Bu yapıya en büyük eleştiri genelde üye ülkelerden ziyade aday ülkeler üzerinde yaptırım gücünü kullanmasıdır. (Genelde aday ülkelerle ilgili görüşmelere devlet başkanları da katılır.) Kuruluş kanun taslaklarını onaylar , parlamentoya yollamakla birlikte üye ülkelerin ortak ekonomik politika kararlarını düzenlemekte  ve Liderler Zirvesinde ortaya konan dış ilişkiler konusundaki kararların uygulanmasına yönelik plan hazırlamaktadır. AB Liderler Zirvesi (European Council – European Summit ) (Genelde Brüksel’de toplanır ) AB üyesi devlet veya hükümet başkanlarının , AB Komisyon Başkanın katılımıyla AB Konseyi başkanın başkanlığında gerçekleşir. AB içinde en yüksek politik kurumdur. Yılda en az iki kere toplanmakta olan  kurum olarak asli bir yaptırım yoktur ancak devlet başkanları katıldığından AB dış politikası ve birliğin geleceği konusunda söz sahibidir. Avrupa Konseyi (Council of Europe ) AB’den bağımsız bir organizasyondur ve Türkiye , Yunanistanla birlikte kurucu üye sayılmaktadır. Kurum kıtada ,  insan hakları , demokratikleşme , hukuksal eşitlik , kültürler arası iletişim  ve Avrupa entegrasyonları üzerine çalışan en eski kurumdur. 1949 yılında kurulan oluşumun 47 üyesi ve 800 milyona yakın vatandaşı bulunmaktadır.Bu karmaşık yapıları anlamak için  Bakanların katılımıyla oluşan AB konseyini son kararı veren Cumhurbaşkanına , önerileri hazırlayan Komisyonu Hükümete ve Parlamentoyu da bir tür  Meclise benzetmek mümkündür ancak  demokratik yapı Parlamentonun görevi gün geçtikçe artmaktadır. Para politikalarını yürüten kurum Frankfurt’ta ki Avrupa Merkez Bankası’dır. Bankanın asıl uğraş alanı ortak para birimi Euro olmakla birlikte , Euro’nun satın alma gücünü , Euro bölgesinde fiyat istikrarı ve enflasyonu kontrolünü sağlamakla yükümlüdür. Hukuk konusunda ise iki önemli kuruluştan ilki Avrupa Adalet Divanı ( Lüksemburg ) birlik içinde en yüksek mahkemedir , üye ülkeler arasında AB Hukukunu ilgilendiren konularla ilgilenir ayrıca AB Kurumlarıyla ilgili davalarla da ilgilenir ve ulusal mahkemelerin çözemediği uyuşmazlıkları ele alır. İkinci önemli kuruluş  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ( AİHM) ( Strazburg ) Türkiye’nin kurucu üye sayıldığı AB’den bağımsız Avrupa Konseyine ( Council of Europe ) bağlıdır. Mahkeme  AB ye bağlı olmasa da Türkiye gibi birliğe üye olamayan ülkelerin yanında üye ülkelerinde  davalarına  bakar kısacası kararları AB içinde bağlayıcıdır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle koruma altına alınmış temel hakların zarar uğraması durumunda kişilerin , grupların ve devletlerin başvurularına açıktır. Uluslar arası Adalet Divanı ( Lahey, Hollanda ) AB’den bağımsız Birleşmiş Milletlerin başlıca yargı organıdır. Yargıçlar farklı BM üyesi ülkelerden seçilir , böylece  farklı yargı sistemlerinin temsili noktasında adalet sağlanır .( 15 yargıçtan oluşur ) . Divan uyuşmazlık davalarında taraf olan ülkelerin sorunlarını BM Antlaşması gereğince çözmeye çalışır. Bu kurum Fehriye Erdal davasıyla Türkiye’de de gündeme gelmiştir . Aynı dava 2005 yılında AİHM’e çifte dava olarak hem Türkiye tarafından hem de Sabancı ailesi tarafından intikal ettirilmiştir. AİHM’e  daha öncede belirtildiği üzere hem gruplar hem devletler hem de kişiler başvurabilmektedir.

Faruk ALKAN

Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi 2.Sınıf

Soru-Cevap: LİZBON ANLAŞMASI

Haziran 14, 2010 1 yorum


Genişleyen Avrupa Birliği’nin işleyişini düzenlemek amacıyla hazırlanan Lizbon Antlaşması için çabalar tam sekiz yıldır sürüyor.

AB liderleri bu tarihte daha demokratik, şeffaf ve verimli bir birlik kurmak için kolları sıvadıklarını söylemişti.

Antlaşmaya karşı çıkan çevreler ise, ulusal egemenliği tehdit eden federalci bir yapı kurmaya çalıştığı görüşünde.

AB kuralları gereği anlaşmanın yürürlüğe girmesi için 27 üye ülkenin de onayını alması şart.

Antlaşma için yolun sonuna yaklaşıldı mı?

Evet, şu anda yalnızca Çek Cumhuriyeti’nin onayı bekleniyor. Çek Anayasa Mahkemesi, antlaşmayı ülke anayasına uygun buldu.

İrlandalı seçmenler Haziran 2008’de yapılan referandumda antlaşmayı reddetmişti. Bunun üzerine İrlanda’ya kaygılarını giderecek bazı “yasal güvenceler” verildi.

Örneğin vergi ve kürtaj, ötanazi, eşcinsel evlilikler gibi “aileyi ilgilendiren” konularda AB bu ülkeye kendi kurallarını dayatmayacak; ayrıca ülkenin geleneksel tarafsızlık politikasına müdahale etmeyecek.

Ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, bakanlar kurulu görevi gören Avrupa Komisyonu’nda her ülkenin bir üye bulunduracağını açıkladı.

Bu da İrlanda’ya verilen bir ödün olarak görüldü. Çünkü ilk taslakta, komisyon üyesi sayısının zamanla azaltılarak bürokrasinin hafifletilmesi öngörülmüştü.

Bu güvencelerden sonra, 2 Ekim 2009’da düzenlenen ikinci referandumdan “evet” oyu çıktı.

Bir hafta sonra Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski de antlaşmayı onayladı.

Onay sürecinde sona kalan ülkelerden biri de Almanya idi.

Almanya parlamentosu 25 Eylül 2009’da, AB’nin yasama sürecine katılım konusunda bazı güvenceler aldıktan sonra antlaşmaya onay verdi.

chek

Çeklerin kararı neden gecikti?

Çek parlamentosunun alt kanadı antlaşmayı 18 Şubat 2009’da, üst kanadı da 6 Mayıs’ta onayladı.

Ancak AB’ye mesafeli duran Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, bazı senatörlerin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuru sonuçlanana dek antlaşmayı onaylamayacağını açıkladı.

Çek Anayasa Mahkemesi 27 Ekim’de davayı ele almaya başladı. Anayasa Mahkemesi’nin Kasım’ın ilk haftasındaki olumlu kararının ardından ülkede resmi onay sürecinin artık sonuna yaklaşılmış oldu.

Çeklerin onayından sonra antlaşmanın yeni bir Avrupa Konseyi başkanı ve Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi atanması gibi maddelerinin hemen yürürlüğe girmesi öngörülüyor.

Ancak tüm maddelerin uygulanmasının 10 yıllık bir zaman dilimine yayılabileceği belirtiliyor.

Referandum düzenleyen tek ülke İrlanda mı oldu?

Evet. Pekçok AB lideri, Lizbon Antlaşması’nın bundan önceki antlaşmalardan fazla bir farkı olmadığını söyleyerek halkoylamasına gerek olmadığını savundu.

İrlanda’nın yanı sıra, İngiltere’de gelecek yıl iktidara gelmesi beklenen Muhafazakar Parti de buna karşı çıkarak referandum istedi.

Hatta İngiliz Muhafazakarlar, Çeklerin onayı gecikirse iktidara geldiklerinde bu tartışmayı yeniden açacaklarını söylüyordu.

Lizbon Antlaşması, bundan önce reddedilen Avrupa Anayasası’na ne kadar benziyor?

Fransız ve Hollandalı seçmenlerin 2005 yılındaki oyları ile rafa kalkan Avrupa Anayasası ile benzeşen konular şunlar:

  • AB üyelerinin altışar aylık sürelerle dönem başkanı olması yerine, liderlerden oluşan karar mercii durumundaki Avrupa Konseyi’ne 2,5 yıllığına bir başkan seçilmesi,
  • AB’ye dünya sahnesinde daha fazla ağırlık kazandırmak üzere, halen Javier Solana’nın yürüttüğü Dış İlişkiler Temsilcisi rolü ile Dış İlişkilerden Sorumlu Komisyon Üyeliği’nin birleştirilmesi,
  • Üye ülkeler arasındaki oy dağılımının yeniden düzenlenmesi, önemli kararlar için “çifte çoğunluk” koşulu (yani hem üye ülkelerin %55’inin onayı hem de bunların AB nüfusunun %65’ini temsil etmesi şartı)
  • Bazı konularda üyelerin veto hakkının kaldırılması,
  • Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Adalet Divanı’na yeni yetkiler verilmesi.

Öyleyse bu antlaşmanın, anayasadan ne farkı kalıyor?

Avrupa Anayasası, bugüne dek hazırlanan tüm AB antlaşmalarını feshederek temiz bir sayfa açacaktı.

Lizbon Anlaşması ise siyasi ve parasal açılardan birliğin temelini oluşturan Maastricht (1992) ile Avrupa Topluluğu’nun kurulmasını sağlayan Roma Antlaşması’nın (1957) yerini alıyor.

Ayrıca AB’nin bayrağından ve marşından söz etmiyor. Ama bayrak ve marş kullanılmaya devam edecek.

Antlaşma süreci ne zamandır devam ediyor?

AB’nin 2001’deki Laeken zirvesinde alınan bir karar, birlik antlaşmalarının basitleştirilerek yeniden düzenlenmesi için bir kurultay toplanması çağrısında bulunmuş, bu toplantılar sonucunda bir anayasa hazırlanabileceğini söylemişti.

Kurultay çalışmalarına Şubat 2002’de başladı; 2,5 yıl sonra yani Ekim 2004’te bir anayasa metni Roma’da imzalandı.

Ancak 2005’te Fransa ve Hollanda’da yapılan halkoylamalarından “hayır” sonucu çıkınca bu metin kadük kaldı.

Yeni bir antlaşma için ciddi çabalar Ocak 2007’de dönem başkanlığına gelen Almanya tarafından başlatıldı.

Lizbon Antlaşması son şeklini Ekim 2007’deki AB zirvesinde, 27 üye ülke liderinin onayı ile aldı.

Antlaşmada kimi ülkelere muafiyet tanınıyor mu?

İrlanda ve İngiltere halihazırda sığınma, vize ve göçmenlik gibi alanlarda uygulamaların dışında kalma hakkına sahip.

Ayrıca adalet ve içişleri alanlarında muafiyet isteme hakları var.

Danimarka da adalet ve içişleri konusunda muafiyetini koruyacak, ancak istediğinde sisteme dahil olma imkanına kavuşacak.

Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus ise 2. Dünya Savaşı sırasında dönemin Çekoslovakya’sından sürülen Almanların, ülkesine mülkiyet davaları açmasının önlenmesini sağlayacak.

BBC – Türkçe